19 Apr 2007 için arşiv

19
Apr
07

YATAĞA SERİLEN PARA

Almanya’nın umut olduğu dönemdi  Bekir’in Türkiye’den  ayrılışı.  Berlin- Kreuzberg  şehrine yerleşmiş, orada iş bulmuştu.Kenar bir mahallede oldukça eski,ucuz bir evde, karı koca ve çocukları ile birlikte otuz beş yıldır  gurbet kahrı çekiyorlardı.
Ailenin her bireyi,   dişinden tırnağından artırıp, yememiş içmemiş para biriktirmişti. Sorumlu bir aile  reisi olan Bekir, kazıklanmak, dolandırılmak  korkusuyla  Türkiye’de,  ölü, ya da diri yatırıma girmemişti. Hiçbir zaman yatırım için kimseye güven duymadı. Bu konuda her gün gazetelerde haberler okuyor, Türkiye’den hikayeler dinliyorlardı.  Almanya’da onların konumunda olan başka çalışanlar büyük şehirlerden ev ve arsalara yatırım yapıyorlar, bazıları da çeşitli kooperatiflere üye oluyorlardı. Ama çoğu bu alışveriş esnasında dolandırılıyordu. Bu yüzden  Bekir, hep parayı, para olarak biriktirmişti. Karı koca, üç beş ayda bir, paralarını hesap ediyorlar, bazen de paraların hepsini bir araya getirip iki üç gün sayıyorlar, yatağın üstüne seriyorlar, para ile adeta sevişiyorlardı.
Paralar çoğaldıkça Allaha şükür ediyorlar, Türkiye’ye  dönecekleri zamanı dört gözle bekliyorlardı.Bazı yıllar ,  yıllık izinlerini Türkiye’ye gitmeden evlerinde geçiriyorlar, izine gidip boş yere para harcamak istemiyorlardı.  Patates, makarna gibi ucuz besinlerle yaşıyorlar, giyim kuşama da pek para harcamıyorlardı.
İnançları gereği parayı bankaya yatırmak ve faiz gelirini alarak, temiz kazançlarına haram bulaştırmak istemiyorlardı. Paralarını yattıkları yatağın içine yerleştirip  haramdan korunmuşlardı. Gittikleri camide faizin haram olduğu hemen hemen her gün anlatılıyodu.

Özellikle o yıl, Ramazan ayında cami etrafındaki kahve ve kafeteryalarda, eli yüzü temiz, takım elbiseli, kravatlı, elleri deri çantalı insanlar belirdi. Bu insanlar, çantalarında  güzel renkli,birinci cins hamurdan basılmış broşürlerle müslüman Türk ahalinin yaşadığı semtlerde dolaşıyorlar,  onlara;  ”Sizleri faiz batağından  kurtaracağız. Siz muhterem müslüman hemşerilerimizi şirketlerimize ortak ederek kar payı dağıtacağız. Kar payları ile sizlere aylık bağlayacağız. Hiç masraf ettirmeden sizleri Umre’ye, Hicaz’a götüreceğiz”  diyorlardı. Bu konuşmalar, kahvelerde, kafeteryalarda, cami önlerinde, tek tek, grup grup devam ediyordu. Günler geçtikçe, deri çantalılar  evlere de girmeye başladılar.Çoğu kez bire bir görüşerek insanları etkiliyorlardı.  Fazla  profesyonel çalışıyorlardı. Sanki bu konuda eğitim alarak gelmişlerdi. Yemeyip içmeyip, kötü barınaklarda kalarak para biriktirenleri  iyi seçiyorlardı.Kar payı vermek için, Almanya’ya Türkler’den para toplamaya gelen, bu şık ve becerikli adamlar, iyi organize olmuşlardı.  Türkler’in yoğun olarak gidip geldikleri yerlere kendi adamlarını önceden  yerleştiriyorlar, sonra kendileri içlerine  giriyorlar, “Faizsiz kar ortaklığı gerçekleştiriyoruz, firmamıza sizleri ortak etmeye geldik.” diye nutuk atıyorlar, bu sırada içerde bulunan kendi adamları , devreye girerek , sorularla  kendi adamlarının işlerini kolaylaştırıyorlar,   dinleyenleri etkilemeye çalışıyorlardı. Üstelik aynı saflarda namaz kılıyorlardı.
Camilerde imamlar, faizin haram olduğunu anlatıyorlardı.
Pek fazla çaba harcamaya  gerek kalmadan, kısa sürede, Türk işçiler, Türkiye’den gelen müslüman kardeşlerine paralarını yatırmak için uzun kuyruklar halinde sıraya durmuşlardı bile. Parayı yatıranın eline bir sözleşme kağıdı veriliyor, üstüne rakamlar yazılıyor, paralar çuvallara dolduruluyordu. Bir Allah’ın kulu çıkıp da “Siz ulu orta böyle ne yapıyorsunuz?” diye sormuyordu.
Toplanan paralar harıl harıl Alman bankalarına akmıştı.Yirmi, otuz bin marktan tutun, beş yüz bin, bir milyon mark verenler vardı. Herkes birbirini, bu kişilere para yatırmak konusunda teşvik ediyordu.
Aradan bir iki ay geçti Hesaplara kar payları gelmeye başladı.Üstelik faiz severler için de cazipti.Alman bankalarının verdikleri faizin kat kat üstündeydi.
Bir süre sonra , aynı adamlar Berlin, Köln civarında yine görünmeye başladılar. Bu kez, kafasında biraz kuşkusu olup, önceki partide parasını vermeye çekinenler de tüm paralarını yatırdılar. Kar payı tatlıydı.
Üç beş ay sonra, hesaplara yatan kar paylarında aksamalar görülmeye başladı.Önce oranlarda bir düşme, sonra tümden kesilmeler oldu. Bazı mudiler, “Ortaklıkta kar da vardır, zarar da. ” diyerek sineye çekti.Bir kısmı da şikayet edecek merciler aradı. Geri kalanlar ise, iki üç ay paranın tadına alışmış olmanın sabısızlığı ile telefonlara sarılarak derhal ortaklıktan çıkmak istediklerini söylediler.Bunlar, bürolara davet edildi,             ” Kendileri ile görüşme yapılacağını, paralarını çekmekte ısrarcı olacaklarsa, paralarını iade edeceklerini” açıkladılar. Paralarını çekmek için  büroya gidenler, dayalı döşeli lüks büyük yerler görünce hemen girişte etkileniyorlardı. Ortaklıktan çıkmak isteyenlere kasalar açılıyor, demet demet paralar ortaya saçılıyordu.
Bu arada Bekir de parasını çekmek için , soluk soluğa büroya gelmiş tüm parasını almak  istediğini söylemişti. Ona da tıpkı diğerleri gibi şakır şakır demir kasa açılmış içinden bir top mark masaya yığılmıştı.Tam bu sırada bitişik oda kapısından, üç kişi ellerinde para dolu çantalarla içeri girmişler, para yatırmak istediklerini belirterek çantalarından paraları boşaltmışlardı. Çalışma masalarının  üstü,  hem yatırmak isteyenlerin, hemde çekmek isteyenlerin paralarıyla   dolmuştu. Bekir aptallaşmış,  sanki  iki cami arasında kalmış beynamaza dönmüştü . Sonunda hızlı bir şekilde kararını verdi ;  ”Kalsın  kalsın , benim param da kalsın, çekmekten vazgeçtim.”  diyerek elinin tersi ile önüne yığılan parayı itti.
Bitişik odadan ellerinde para dolu çantalarla çıkanlar, şirketin kendi adamlarıydı. Şirkete para yatırma  numarasını , büroya parasını çekmek isteyenler gelince hep yapıyorlardı. Aynı numarayı Bekir’e  de çekmişlerdi. (c)         Hüseyin Seyfi. Köşektaş