Erzurum’u görmeden önce, kenarları koyu çizgilerle gölgelenmiş, vişne çürüğü ve turuncu karışımı “Erzurum” yazısı ile bir bardak kınalı çaydı zihnimdeki Erzurum. Hayalimde neden böyle şekillenmişti, bilmiyorum.
Erzurum Ekspres geniş ve yemyeşil ovadan geçerken hala çayırlarda otlayan atlar ve yanlarında kuyruk sallayan tayları vardı. Tıpkı Moğolistan, Türkistan resimleri gibi.
“Tek kişilik oda” dedim Erzurum Öğretmen Evi’nin resepsiyon görevlisi bayana.
“Bu Saat’te tek kişilik oda mümkün değil” cevabını alınca, çaresiz, çift kişi kalacağım odayı kabul ettim . Korkum, sabah çok erken kalkacağım için oda arkadaşımı rahatsız etmemdi .Gün doğmadan dolaşmanın keyfi başka oluyordu.
Erzurum’da, o sabah henüz gün doğmadan temizlik işçileri çoktan sokağa çıkmış işleriyle meşguldüler.
Parkın birinde, çalışan temizlik işçilerinin yanlarına yaklaştım.Ağaçlardan dökülen gazelleri ve akşamdan yenen kuru yemiş kabuklarını süpürüyorlardı. İnce Minare ve Kaleyi sordum.Tarif ettiler.
Kalenin altındaki bir çay ocağında Erzurum çayı içtim. Erzurum’u tanımadan bilmeden önce Erzurum çayını merak ederdim.
Sabah, gün yeri kızarırken bardaktaki buharı seyrede seyrede arka arkaya üç bardak Erzurum çayı idi içtiğim. Galiba suyun duruluk özelliğindendi Erzurum çayının tadının güzelliği.
Çaydan sonra Kaleye çıktım ve kale duvarlarından aşağıya uzattım ayaklarımı.
Önümde I.Dünya ve Kurtuluş Savaşı haritası.
”Şurası Pasinler.”
Gökyüzü mavi.
“Enver Paşa, Kazım Karabekir, Mustafa Kemal Paşa. Bir de Sarıkamış’ı düşünüyorum.
Erzurum’dan sonra Sarıkamış. Hem de bir iki gün sonra”
Serin bir rüzgarla birlikte güneş yavaş yavaş gövdesini gösterirken omzuma bir dokunan oldu. Baktım bir polis memuru.
“Hocam hayrola?”
Ses, insanı anlayan, sevgi dolu, işini bilen birinin sesiydi. Yanılmamıştım, ne kimlik sordu, ne de memleket. Konuşmamız ve beni anlaması çok kısa sürmüştü. Belki de yaka paça beni alıp götürmediğinden, “Böyle polisler lazım şu güzel ülkeye” diye geçirdim içimden.
“Hocam, Tabyaları ziyaret ettin mi?”
“Hayır,” dedim, “Nerede olduklarını bilmiyorum.”
“Gel, araba ile o tarafa gideceğiz, sizi Tabyalara yakın, uygun bir yerde bırakırız.”
Böyle bir davranışa ne denirdi?
İndiğim yerde, bir daha teşekkür ederek ayrıldım. Polis aracının beni bıraktığı yer, Erzurum’un dışı sayılırdı.
Önünde bahçesi olan bir köy evi. Başında Kafkas kalpaklı, yaşlı bir ihtiyar. Selam verdim. Sıcacık aldı selamımı.Su Tulumbasının kolunu bırakıp doğruldu,
“Hayırdır, ne gezirsen?”
“Tabyalara gideceğim”
“Dur hele, ben bilmem, çocuklara sorirem”
“Hele, gelin lo, bakın ne sori”
Ne sorduğumu yanımıza koşup gelen çocuklara da söyledim.
Beni, hemen yakında etrafı dikenli tellerle çevrili tepe gibi bir yere doğru götürdüler. Askeriye ve yasak bölge olduğunu belirten, o eli tüfekli asker resimli , bilinen metal levha vardı tellerin üstünde. Çocuklardan biri bu levhayı eliyle tutup çıkartınca, tepki gösterdim. “Amca, bunu buraya biz taktık. Tabyalara şu yoldan yürür gidersin” dediler.
Açılan dikenli telin arasından patika bir yola girdim.
Sıcak bastırmıştı. Çakır dikenlerine basa basa yürüdüm. Epeyce de terledim.
Nene Hatun Anıtı’nın yanına kadar vardım. Orada askerler , ‘mıntıka temizliği’ yapıyorlardı. Başlarındaki komutana durumu anlattım. Yardımcı oldu. Hem çevreyi, hem de Mecidiye ve Aziziye Tabyalarını gezdim. Bunlar özellikle Rus saldırılarına karşı yapılmış, üstü toprak yığını, içi sağlam taş duvarlarla örülmüş, içinde askerin barındığı, duruma göre sığınak olarak da kullanılmış büyük ve geniş barınma yerleriydi.
Merkeze geri dönüş için aynı yolu izledim. Şehrin kenarında, akasya ağacının gölgesinde oturan iki kişiye merkeze nasıl gideceğimi sordum. Tarif ettiler, bu sıcakta oraya kadar yürümemin zor olacağını ama dolmuş veya otobüsün de olmadığını söylediler. Yürümeye alışkın olduğumu belirttikten sonra teşekkür edip gösterdikleri sokaktan devam ettim.
Az sonra arkamdan bir araç durdu. Dönüp baktım, biraz önce yol sorduklarım. “haydi bin, biz seni götürelim” dediler.
Arabaya binince , “Biz senin için değil, çarşıda işimiz vardı zaten” demek gereğini duydular
“Yine de teşekkür ederim.” dedim. Şenkaya’lı arkadaşımın anlattığı fıkrayı anımsadım;
“Aslı Erzurumlu , Ankara’da görevli bir bürokrat , babasını Ankara’ya davet eder ve Erzurum’dan trenle gelmesini tembih eder.Adam, bavulunu, çuvalını hazırlar, trenle yola düşer, uzun bir yolculuktan sonra Ankara’ya varır. Onu Ankara Gar’ında muzip arkadaşlarıyla bekleyen bürokrat oğul, babasına bir sürpriz hazırlar. Arkadaşlarına trenden inerken babasını gösterir,hazırlanan plan gereği kendini göstermez. Arkadaşlarının kimi bavula, kimi çuvala sarılır, elini öperler, biri de babayı sırtına alır.
Adam şaşkın, “nereye”diye sorunca ,
“Oğluna” derler.
Adam. gayet mutlu bir şekilde,
“Hey Allahım, Güneş ve Ay böyle iyilerin hatırına doğuyor, bunlar olmasa karanlıkta kalırdık” diye söylenir üstüne bindiği oğlunun arkadaşının sırtından.
Çarşıya dikine indik sokak içinden arabayla.
Kubbeli , eski bir bina hemen dikkatimi çekti.
“Orası kongre binası” sözünü duyunca, kendimi binanın bahçesinde buldum.
İkinci kata çıktığımda sanki o günleri yaşadım. Sınıf gibi sıralar, Atatürk’ün oturduğu masa. Masanın üstünde kalem ve mürekkep şişesi. Kongreye katılanların isimleri, tutanak, imzalar ve kulis odası.
23, Temmuz, 1919. Aradan bir Asır’a yakın bir zaman geçmişti. O zaman da, tıpkı bugünler gibi vatanın bütünlüğüne vurgu yapılıyordu.
Berber dükkanında içtiğim, dişlerimi sızlatan bir bardak Erzurum şehir suyundan sonra, temmuz ayının sonlarına doğru, Erzurum’dan ayrılmak, Sarıkamış, Kars, Iğdır’a gitmek üzere istasyona yürüdüm. Hüseyin Seyfi.
Son Yorumlar