Yazar Arşivi: huseyinseyfi
Sanatçı aç duygulara vurur mu?
“Türkiye’de sanatçı olmak için gerekli olan nitelikler, biraz erotizm, sansasyon, üç beş ünlü adam ile kısa süreli ilişkiler ve mikrofon tutabilme yeteneği. Kimse sıfırdan yaratmıyor…” Milliyet Cadde, Mehveş Evin.
Popla dinleyici olarak da olsa bir ilgim yok. Ama yukarıda, sadece girişini aldığım yazı ilginç. Konu, yalnız popla ilgili görünse de tüm sanat dallarıyla ilgili. Problem aynı.
Ortalarda görünen ve kendilerine sanatçı denilen insanların eserleri büyük bir oranda yaratıcılığa dayanmıyor. Böyle olunca kopyacılık ön plana çıkıyor. Sesi taklit, resmi taklit, şiiri taklit olunca davranış da taklit ya da özenti oluyor, buna etkilenme diyorlar.
Sanat, günümüz anlayışına göre önemli olan pazar. Pazarda alıcı bulununca ürün de öylesine üretiliyor.
Malda olduğu gibi sanatta da seçici veya bilinçli tüketici az. İş sanattan anlayan toplum düzeyine varıyor.
Sanat, aynı zamanda kültür işi. Kültür, geçmişin birikimi, özü ve ona verilen değerle beraber, o toplumun yaşam şekli; düğünü, bayramı, eğlencesi, yemesi içmesi, giyimi kuşamı, şarkısı türküsü veya sosyal yaşamı…
Ülkemizde sanatçıya verilen değer ne kadar?
Ve sanatçılar kim?
Bu soruların yanıtı yok. Kim piyasada tutulursa…
Haksız rekabet ortamı.
Sanatçı sayılanlarla siyasetçi ilişkisi.
Yatak yorgan durumu.
Sonradan ve kısa sürede görenler.
Toplum yapısı, beğenisi, reklamlar ve bunun insan üstünde etkisi. Aynı toplumun eğitim durumu.
Toplum veya bireyin etkiye açık oluşu yani edilgenliği.
Dayatılan doğmalar ve imal edilen standartlar.
Toplumu uyutma yöntemleri…
Topluma şırınga edilen aydınlar.
Kısa sürede, terlemeden büyük para kazanmalar.
Daha niceleri…
Popülarite, aç duygulara vuruş; ister ithal, ister çalıntı pek fark etmiyor.
Kuru ve yavan. Kimse, bu kuruluk ve yavanlığı yeşertmeye niyetli değil. Neden yeşertsin ve gövertsin ki? O zaman, sayın Mehveş Evin’in dediklerinden kimse kalmayacak ortalıkta. Müşteri bilinçlenecek ve seçici olacak.Sahteleri gerçeklerinden ayıracak. Saç dökülüp kel görünecek.Hüseyin Seyfi
Modern insan ilkel insanı yedi
Haberi vermeden önce, bilimsel habere konu olan Homo Sapiens-Neanderthal hakkında bir iki cümlelik bilgi;
Neanderthal ile ilgili ilk bilgiye 1856 yılında Kuzey Almanya’da Duesseldorf yakınlarında Neander adlı bir vadide yapılan bir kazıda ulaşıldı.
Evrim teorisine göre Neanderthal modern insanın atası olarak kabul ediliyor.
İnsana çok benzeyen yaratık, günümüzden yaklaşık 300 bin yıl öncesinden başlayıp 30 bin yıl öncesine kadar yaşayan ve sonra yok olduğu belirlenen yaratığın, bilim adamlarınca modern insanın ortaya çıkışı ile ortadan kaybolması modern insanla yakından ilgili.
“Yaratık, insana o kadar benziyordu ki, daha bundan birkaç yıl öncesine kadar Neanderthal’a ait fosiller insanın sanılıyordu. Bu yaratık mağarada oturur, insan gibi ateş yakar, hayvan derilerini kaba saba terbiye edip giyerdi. Ve sağ elini kullanırdı.”(Türkiye Bilim Sitesi)
Bilimin en şaşırtıcı, en bilmeceli esrarı, Neanderthallerin ortadan nasıl kaybolarak yok oluşlarının sırrı çözüldü;
“Modern insan onları yedi,” diyor önde gelen bir fosil uzmanı.
Tartışılabilen bu fikir, Anthropological Sciense- Antropolojik Bilimler Dergisinde yayımlandı.
Yapılan kazılarla bulunan fosillerin incelenmesinden anlaşıldığına göre, Neanderthal’ın çene kemiği modern insan tarafından boğazlanarak ayrıldığı, etinin yendiği ve dişlerinin de kolye olarak kullanıldığı Fernando Rozzi tarafından dile getirildi.
Daha önemlisi, sağlam yapılı , insana çok benzeyen Neanderthal , 300 bin yıl buzul çağlarında ve erken taş devri döneminde taş alet kullanarak en güç şartlar altında, modern insan Avrupa’ya gelinceye kadar yaşamayı başarmış, fakat modern insan tarafından geyik keser gibi boğazlanmış ve 30 bin yıl öncesinde yok olmuştur.
Bazı bilim adamlarına göre Neanderthal, iklim değişiklikleri ile birlikte şiddete dayanamayarak tükenmiştir.
Son yıllarda yapılan kazılar, öldürülen Neanderthallerin vücutlarında diğer av hayvanlarında görülen taş alet izlerine rastlanmıştır.
Rozzi’ye göre, insanlar Neanderthallere saldırdılar, onları öldürdüler ve yemek için mağaralara taşıdılar. Kafatas ve dişlerini de kupa olarak kullandılar.
“Yıllardır insanlar yamyamlıklarını sakladı. Ama artık kabul etme zamanının geldiğini düşünüyorum” diyor Fernando Rozzi.
Fernando Rozzi binlerce yıl öncesi modern insanından bahsediyor.
Ya günümüz modern insanından binlerce yıl sonra kimler ve nasıl bahsedecek?
Hüseyin Seyfi
Kaynak: The Guardian-The Observer
Almanya’da Müslüman yabancılar üstüne sosyolojik bir araştırma
Alman SPIEGEL , Müslüman yabancılar üzerine üç Üniversitenin katılmış olduğu ve 760 sayfa tutan bir araştırmanın altı çizilen bazı bölümleri yayınlandı. Yayınlanan bölümlere göre konu, ayrışma ve entegrasyon-bütünleşme. Yüz yüze , anket, telefon görüşmeleri ile birlikte gazete arşivlerinden de yararlanılan geniş kapsamlı araştırma İçişleri Bakanlığına sunuldu.
Alman İçişleri Bakanı, Bild’e verdiği demeçte, Almanların yabancıların kimliğine, orijin ve kültürüne saygılı olduklarını ancak otoriter, anti demokrat ve fanatik dindarlığın Almanya’ya ithal edilmesini kabul etmeyeceklerini vurgulayarak, özgürlük ve demokrasiye karşı çıkanların geleceklerinin olmadığını belirtti.
Elde edilen sonuçlardan rasgele ilgimi çeken bazı satırbaşları şöyle:
Alman vatandaşlığına geçen Müslümanlar bile, çoğu Alman’ın kendilerini terörist olarak gördüklerini söylüyor.
Alman vatandaşlığına geçmemiş, 24 ile 32 yaş arası göçmen Müslümanların %24’ü bütünleşme- entegrasyon fikrine büyük direnç gösteriyor.
Alman pasaportuna sahip olmayan her dört gençten biri entegrasyonu reddediyor.
Müslüman çoğunluğu Alman toplumunun bir parçası. Gençliğin %25’i bu konuda sorun yaşıyor. Bu konuda önlem alınmazsa davranış ilerde şiddete dönüşebilir. Çünkü sosyal politikaların başarısızlığı yüzünden anti demokratik duygularla birlikte şiddet eğilimleri artıyor.
Din, nadiren radikalleşme nedeni. Çok az Müslüman göçmen İslamı radikal yorumluyor.
Almanya’daki göçmenler kendilerini evlerinde gibi mi hissediyorlar ve Alman kültürünün bir parçası olmak için hazırlar mı?
Yapılan araştırmaya göre, %20 azınlık entegrasyona ve Batı kültürüne derin bir kuşku ile bakıyor.
Kendine rehber arayan gençler Salafi imamlarının ağına düşüyor. Bunu anlamı şiddetle buluşmanın ilk adımı olarak yorumlanıyor.(Salafi: İslamı katı kurallarla-radikal yorumlayan)
10 yıldan beri çalışma ve araştırmaları yayınlanan toplum bilimcisi Wilhelm Heitmeyer, son araştırmayı SPIEGEL dergisine değerlendirmiş, çok kısa özetle,
Sosyal bölümeler toplum duyarlılığını aşındırıyor ve toplumu zehirliyor. Sosyal ayrışmalar özellikle dezavantajlı gruplar- yoksullar, engelliler, evsizler, işsizler için tehlikeli. Sosyal ve ekonomik dengesizlikler, toplumdan altgrupların dışlanmasını getiriyor.
Yabancı ayrımcılığı düşmanlıkları körüklüyor. Özellikle 60 yaş üstü gruplarda bu eğilim var. Yaşlıların inanırlılığı gençler arasında fazla olduğundan yabancı düşmanlığı üzerine, yaşlılar gençleri bir anlamda tahrik etmiş oluyor.
10 yıl öncesine göre bugün toplum daha fazla bölünmüş durumda. Bilhassa 2008 ekonomik krizinden sonra işsizliğin artması ile birlikte yabancı düşmanlığı, ırkçılık, kötüleme karalama tekrar yükselişe geçti.
Toplumun %92’si zengini daha zengin, fakirin daha fakirleştiğini düşünüyor.
Müslümanlara karşı kuşkulu yaklaşan ve onlara karşı düşmanca duygular besleyen, yapılan bir ankete katılan Almanların 52’si Müslümanların yoğun yaşadığı semtlere gitmekten çekiniyor. Bu düşüncede olanlarda yedi yıl öncesine göre %6 artış gözleniyor.
11 Eylül 2001 olayı ve ekonomik krizler düşmanlığı körükledi. Böyle olaylar toplumu sinirli ve gergin kılıyor.
İnsanları tekrar birbirine yakınlaştırmak için, sosyal dengesizliği iyileştirmek, tüm insanlar arasındaki eşitsizliği belli bir seviyeye getirmek gerekiyor. Eşitlik insanlarda duygusal ve fiziksel bütünlüğü getirir.
Merdivenin en tepesindeki ile en altındaki fark büyük. Durum böyle olunca en alttakinin haysiyet ve itibarı ne kadardır? Almanya’da insan şeref ve haysiyeti en yüce değer olarak görülür ve ona dokunulmazdı. Bundan sonra bu gidişle bu yüce değer aşınacak gibi…
Hüseyin Seyfi
Kaynak: SPIEGEL online.com
Dünyadaki ülkelerin dindarlık durumu
Gallup, dünya genelinde, anket yöntemi kullanarak yaptığı bir araştırmada “Din, benim hayatımda önemli bir parçadır” diyenlerin oranına göre ülkeleri sınıflandırdı.
En çok dindar yaşayanların Afrika ve Güney Doğu Asya’da olduğu görüldü.
Araştırmada en dikkat çeken not, “İran, din devleti görünümü vermesine ve komşu Türkiye’nin laik yapısına rağmen, Türk halkının İran’dan daha çok dindar olduğu görülüyor.” Denildi.
Amerika dışında, “din hayatımda önemli bir yer tutuyor diyen % 98 katılımcının cevabına göre yapılan değerlendirmede, 11 ülkeden 8’i çok yoksul Afrika- Sahra ve Asya ülkeleri gibi.
Din hayatımda önemli bir yer tutar diyen uç ( en düşük, en yüksek) ülkeler ve yüzde oranları şöyle, (araştırma belli yıl aralıkları ile yapıldığı için yıllara göre bazen küçük farklılıklar gösterebilmektedir.) 2005-2008
|
Sosyal bilimciler, diğer gelişmiş ülkelere göre Amerika’daki dindarlığın farklı olduğunu kaydetti. Gelişmiş 27 ülkede ,“din hayatımda önemli bir yer tutar” diyenlerin oranı ortalama olarak %38.
Araştırma, on binlerce kişiye ekonomik, sosyal, kültürel soruları kapsayan sorular sorularak yapıldı. Toplam 143 ülkede anket yapıldı. Diğer ülkelerden bazıları;
Lübnan %86 Rusya %34
İran %83 İngiltere %27
Hindistan %79 Türkiye %89
Irak %79 Amerika %65
Romanya %78 Almanya %40
İsviçre %42 Yunanistan %71
Güney Kore %45 İspanya %49
Kanada %45 Bulgaristan %39
Tayvan %45 Avustralya %32
Slovakya %47 Y. Zelanda %33
İsrail %50 Belçika %33
Avusturya %55 Meksika %77
Kuveyt %92 Tunus %93
Kenya %94 Sudan %94
Ürdün %96 Yemen %96
Nijerya %100 Pakistan %96
S. Arabistan % 94 Afganistan %97
Peru %83 Brezilya %86
Gallup anket sonuçlarına göre İslam ülke insanları din ve demokrasinin yan yana birlikte olacağına inanıyor.
Laik ve modern Türkiye hariç, ankete katılan kadın ve erkekler arasında yaygın bir şekilde yasaların (yönetim) kaynağının şeriat olduğu hususu destek görüyor.
%66 İran, %54 Endonezya, %67 Mısır, %59 Pakistan.
Türkiye’de katılımcılar tersine, %57 yasaların kaynağının şeriat olduğuna inanmıyor.
Bir kıyaslama olarak, Amerikalıların %46’sı incili yasa kaynağı görüyor. %9’u da İncil yasa kaynağı olmalı diyor.
Kay: İng. Gallup web- Wiki
Hüseyin Seyfi
Okullarda disiplin sorunu
Son yıllarda okullarda daha sağlıklı, daha özgür ortamlarda eğitim öğretim yapılacağı düşünülürken, tersine, disiplin kurallarına uyulmadığı, ders esnasında bazı öğrencilerin sınıf havasını bozdukları, huzursuz kıldıkları ve dersin akıcılığına engel oldukları yönünde.
Toplumdaki çarpık değişimin getirdiği yozlaşma, başta ebeveynler olmak üzere çoğu öğrencileri etkilemekte ve onları en küçük konularda bile şiddete yöneltmektedir.
Şiddetin var olduğu her yerde olan yıkım, eğitim alanında da aynı sonucu göstereceğine kuşku yok.
Okullarda , vurma, itme, düşürme gibi doğrudan fiziksel şiddetler olabildiği gibi, tehdit, korkutma yıldırma, sindirme, bağırıp çağırma, küfür, aşağılama, yalnız bırakma gibi duygusal şiddetler de olabiliyor.
Şiddet çoğunlukla çevreden kaynaklı. Çevrenin içinde en başta aile yer alıyor. Ailesinde sevgisiz büyüyen, şiddete tanık olan çocuk şiddete meyilli oluyor.
Aile içinde kavga, alkol, anne baba ayrılıkları, sosyo ekonomik durumda ani düşüşler çocukta şiddet, kin ve nefret duygularını kamçılıyor.
Bazı ailelerin, öğrenci ve okul arasında geçen aslında eğitim açısından değersiz veya çok küçük, fakat çocuğun abartarak anlattığı konularda, çocuğunu koruma duygusu içinde hışım ve sinirle okula gelmesi, çocuğun gözü önünde okul idaresi veya öğretmenle tartışması, tehdit etmesi, çocukta kurallara karşı negatif duyguların gelişmesine neden olmakta, öğrenci en değersiz olayda bile velisinin müdahalesini istemekte, sonuçta eğitime müdahale olmaktadır. Bazen böylesi bir olay siyasi boyutlar bile kazanabilmekte ve eğitimci üzerine gereksiz psikolojik baskılar getirebilmektedir. Bu nedenle son zamanlarda ilgililerce, “neme lazımcılık, durumu idare etme, gelen ağam giden paşam, işimi yaparım anlayan anlar anlamayandan bana ne, bana değmeyen yılan bin yaşasın” tutum ve davranışları gözlenebilmektedir.
Hemen hemen her gün şiddet haberlerinin verildiği, şiddet içeren filmlerin gösterildiği ülkemizde çocuklar olumsuz etkilenmektedir.
Giderek artan bir şekilde, öğrenci ile öğrenci- öğretmen ile öğrenci arasındaki ilişkilerde olması gerekenin ötesinde uyumsuzluklar ortaya çıkmaktadır.
Disiplin, kısaca kurallara uyumu sağlama çabasıdır.
Kurallara uyma davranışını gösteremeyen çocuklara nasıl davranış sergileneceği tartışma konusudur.
Davranış değişikliği öğrenme ve güvene dayalı olarak farklı süre içinde gerçekleşir.
Eğitim içinde disiplin, örnek davranışlarla gerçekleştirilebilir.
Çocuk karakter ve mizacı gelmiş olduğu çevreye ve genetik özelliğe bağlı olarak farklı farklıdır. Bu farklılıklar göz önünde bulundurularak disiplin uygulanır.
Uygulanacak yöntem ödül ve cezadır. Sevgi, teşvik, özendirme, dikkat çekme, mahrum bırakma, yeteneğini ortaya çıkarma gibi basit yöntemler buna dahildir.
Eğitim içinde, olumsuz bir davranışın cezalandırılması, olumlu bir davranışın da ödüllendirilmesi bilenen yöntemlerdir. Burada bilinmesi gereken ceza ve ödülün nasıl ve ne zaman olacağıdır.
Ödül ve cezanın davranışla desteklenmesi amaca ulaşmada etkili olacaktır.
Cezaya, ses tonu, bakış, sevdiği şeylerden mahrum bırakma, uyarma, davranış yanlışlığını anlatma gibi örnekler verilebilir. Burada yapılacak iş, eğitimcilerin ve yöneticilerin kendi aralarında iş birliği yaparak problemli çocuğa tutarlı bir şekilde aynı davranışı gösterme becerisini sergileyebilmeleridir. Bu işbirliğine velilerin de katılarak belli bir zaman diliminde sürekli davranış değerlendirmesi yapılması, önlemlerin birlikte alınması olumlu sonuçlar kazandırabilir.
Sınıflarda bulunabilecek bir iki problemli çocuk, tüm sınıfı kaynatabilmekte eğitimde verimi yarı yarıya düşürebilmekte ve diğer çocukların dersi izlemelerine, derse odaklaşmalarına ve dersi anlamalarına engel olabilmektedir. Öğretmenin sözlü olarak uyarmaları yarar sağlamamaktadır. Böyle çocuklara profesyonel rehberlik gerektiği düşünülse bile onların da nicelik ve nitelik yönünden yeterlilikleri, uzmanlıkları tartışılabilir.
Sokaktaki şiddet ve uyumsuzlukların, hırsızlıkların, adam öldürme yaralamaların, tecavüzlerin kökeninde ve büyük bir oranda, İlköğretim eğitimindeki çarpıklıkların neden olduğu söylenebilir.
İyi bir gözlem yeteneğine sahip bir eğitimci çocuğun üzerinde geleceği tahmin edebilir. Negatif tahminlerde, ne yazık ki eğitimcinin tek başına yapabileceği bir şey yok. Sorun programda da değil.
Ana sorun, konu üzerine olması gereken birimlerin eksikliği veya mevcutların yetersizliği.
Okullarda disiplin sorunu, sokakta şiddet, gasp, tecavüz, yaşamda kurallara uyumsuzluk gittikçe büyüyen problemler.
Çözüm, değiştirilebilen bir sistem içinde, okul eksenli başta aile eğitimi ve eğitimci yeterliliği.
“Öğretmenlik, düzgün sıralarında oturan bir sınıfın önünde durup sadece ders vermek olsaydı herhalde dünyanın en kolay mesleği olurdu.” Hüseyin Seyfi
Yaşam süresine dair ipuçları
“Universty College London” un ortaya koyduğu bilimsel araştırmalardan, el sıkma veya tokalaşma sırasında gösterilebilen güç ve kuvvet yaşlı insanlar arasında karşılaştırılıyor, özellikle yaşı ilerlemiş insanların geriye kalan yaşam süresi hakkında belli ip uçları verebildiği gözleniyor.
British Medical Journal raporuna göre de, 60 yaş üstü insanların, koltuk veya sandalyeden dengeli ve hızlı kalkabilme yeteneği uzun yaşamın muhtemel bir belirtisi olarak görülüyor.
Benzer testlerle doktorlar tarafından riskli görülen hastaların kontrol altında tutulmaları umuluyor.
Araştırma; Hastane ve bakım evlerinin dışında, toplum içinde normal yaşam süren yaşlılar üzerinde, 60 yaş üstü insanlarda gözleniyor.
Araştırmaya göre, bir nesneyi zayıf kavrayanlar, güçlü kavrayanlara nazaran %67 fazla ölüm riski taşıyor. Örnek verilecek olursa, tokalaşma sırasındaki sergilenen güç, o kişinin uzun yaşayacağının işareti.
Bu örneğe benzer diğer bir araştırmada, hızlı yürüyenler yavaş yürüyenlere göre üç kez, koltuk veya sandalyeden çevik kalkan, yavaş kalkana göre iki kat daha uzun yaşıyor.
Aynı kategoride, tek ayak üstüne dengeli durabilmek ölüm riskini , o yeteneği gösteremeyene göre düşürüyor. Araştırma, bir nesneyi kavrama, tutma gücü, gençlerde bile yaşam sağlığı ile ilgili gösterge sayılıyor.
Sonuç olarak araştırma, insan için sporun ne kadar yaşamsal bir öneme sahip olduğunu ortaya bir kez daha ortaya koymuş oluyor.Hüseyin Seyfi
Hititler ve tünelleri
Gezip görme isteği veya ilgisi meraktandır. Merak olmasa gezi hiçbir şeye yaramaz. Boş gider, öyle dönersiniz. Oysa meraklı gezi öyle midir? her şeyden önce gideceğiniz yere karşı bir ilginiz olduğundan zihinde bir hazırlığınız bulunur. En azından hayal gücünüzü işletirsiniz. İşte gezinin en heyecanlı yanı da burasıdır. Kalbiniz çarpar yaklaştıkça, merakınız artar ve sonra yudumlarsınız gözünüz ve gönlünüzle.
Hitit Mekanları içinde, kayaları, taşları, kerpiç duvarları ve kayaların üstüne çizilen tanrı heykellerini hayal edebiliyordum. Ama Hitit Tünelleri’nin şeklini, biçimini düşünemiyordum. Hitit Tünelleri denilince, aklıma hep, yer altında, çok büyük kaya mağaralarına oyulmuş geçitler gelirdi.
Tünel yapmak için, tümülüs veya tepe üstünde, önce geniş bir kanal açmışlar, sonra büyük yuvarlak taşlarla, temelden başlayıp yukarı çıktıkça, kanalın içi kavislendirilmiş, böylece tünelin tavan kısmı kemerli çatı biçimine benzer biçimde örülmüş. Yapılan bu kanal duvarı, tek sıra ve ilk sıradan sonra, aynı büyüklükte ağır ve yuvarlak taşlarla, birinci sıranın üstüne kat kat dizilmiş.
Tünellerin giriş ve çıkış kapıları, şekil ve yapı yönünden birbirinin benzeri. Kapı kenarları, ikisi yanlarda dikey, biri de bunların üstünü kaplayacak şekilde , üç büyük taş ile oluşturulmuş. Tünelin geçiş tabanı, belki de kışın çamurdan yazın toz ve topraktan korunmak amacıyla, parke şeklinde büyük taşlarla döşenmiş.
Boğazkale’de olduğu gibi tünel yüksek bir tepenin üstündeyse birkaç merdivenle tırmanıyor, tünel içinde hafif eğilerek yürüyor ve düz ayak çıkıyorsunuz.
Alacahöyük Hitit Tüneline ise, birkaç merdivenle iniyor, birkaç merdivenle çıkıyorsunuz.
Tünellerin, savunma, gözetleme veya ortamdan kaçma, saklanma amacı ile yapıldıkları belli. Kapadokya yer altı şehirleri gibi insanların sığınmasına müsait değiller. Bunlar sadece geçiş tüneli olarak görünüyor. Günümüz yer altı pasajlarının çok küçüğü ve ilkeli.
Boğazkale’de bulunan tünel, arazinin hakim bir yerinde yüksek sayılabilen bir tepede. Arazi alttan başlayarak o yöne, tepeye doğru yükseliş gösteriyor. Tepe ve üstündeki tünel, konumları gereği, eski şehre, Hitit başkentine hakim duruyorlar.
Tünelin inşa edildiği tepe biraz da yığılarak yüksekliği daha da artırılmış gibi.Tepenin kenarlarında geometrik sırtlar oluşturularak çevresi duvarla çevrilmiş. Duvarın uzunluğu, tepeden sonra, şehir suru şeklinde devam ediyor. Tepenin şehre bakan yüzeyi toprak, dış yüzeyi muntazam bir şekilde taşlarla kaplanmış. Tepe bu haliyle biraz da Mısır Piramitlerine benzetilmiş.
Kim bilir? Yapı, geçmiş zaman içinde, Mısır’la Hititilişkilerinden etkilenmiş olabilir. Kadeş savaşı ve Ankesenamon’un Hitit kralı Suppiluluama’ya mektubunu hatırlatıyor. Mektup tüm dünyanın ilgisini çekecek kadar ilginç ve sempatik.
Mısır Firavunlarından Akhenaton ölünce yerine Semenkare geçiyor ama, bir suikast sonucu öldürülünce hükümdarlığı çok kısa sürüyor, yerine henüz dokuz, on yaşlarında olan Tutenkhamon geçiyor.(M.Ö.1336- 1327 – tarihler arasında küçük tutarsızlıklar var.) Yirmi yaşının başlarında, ya savaş sırasında yaralanarak veya bir cinayete kurban gidiyor. Bu olayda, Baş rahip veya baş vezir olan Ay üzerinde kuşkular var. Ay, Kraliçe Ankesenamon ile evlenip Mısır’ın başına Firavun olmak istiyor. Ama Ankesenamon, bu evlilik teklifini yapanı muhtemelen kocasının katil zanlısı sayıp kabul etmiyor. Çok güçlü bir imparatorluğun kralı olan Suppiluluama’dan yardım istiyor. Ona, meramını anlatan, tablet üstüne bir mektup yazdırarak ulaklarıyla Hitit’e gönderiyor. Mektubun yaklaşık içeriği şöyle; “Kocam öldü. Oğlum yok. Duydum ki, sende oğul çokmuş. Eğer oğullarından birini bana yollarsan onu kendime koca yapacağım. Tebaamdan biri ile asla evlenemem. Evlensem bile asla öyle birine saygı da duyamam.” Mektubun anlamı itibarıyla böyle olduğu işin uzmanları tarafından çözülüyor.
Mektubu alıp okuyan Suppiluluama, duruma çok şaşırır. Onun için büyük bir sürprizdir. Olaya inanamaz. Derhal danışma kurulunu toplar, durumu danışır, görüşür. Sonunda gerçeği öğrenmek için komutanlardan, Hat tuşa Zitti’yi Mısır’a elçi olarak gönderir. Bir süre sonra Hat tuşa Zitti konuyu doğrulayan ikinci mektupla döner. “Niçin bana güvenmezsin? Niçin alay ettiğimi sanırsın? Bana göndereceğin oğlun Mısır’a kral, hem de bana koca olacak.”
Elçi Hat tuşa Zitti, bizzat olayı doğruladığı gibi, elindeki mektup da gayet açıktır. Bu durumda, Suppiluluama, oğlu Zananza’yı bir müfreze eşliğinde yola çıkarır.
Ankesenamon ile evlenmek isteyen Ay, durumu haber almıştır. Derhal yanına ayarladığı en iyi savaşçı askerlerle Mısır girişinde bir vadide pusu kurarak Hitit Prensi Zananza’yı ve yanındakileri öldürür.
Suppiluluama oğlunun ölümüne çok üzülür. O sırada ülkede çıkan veba salgını, intikam almaya fırsat vermez. Suppiluluama Filistin’den tutsak alınan esirlerden, ülkeye yayılan veba salgını ile ölür.
Hitit Mısır ilişkileri siyasi ve askeri alanlarda olduğu gibi mimari alanlarda da olmuştur.Hüseyin Seyfi
Efelenme güç gerektiriyor
Efelenme güç gerektiriyor
Lisan olarak dil, düşünce ve duyguların sözle açıklanmasının yanında bir ulusun zaman içinde tecrübeleri ile yoğurup, biriktirip taşıdığı bir kültür kurumu.
Her ulusun dili, aynı zamanda o ulusun kültüründen izler taşıyor.
Güzel Türkçemiz içinde yer alan özlü sözlere, deyimlere , ata sözlerine geniş anlamlar yüklenmiş.
“Efelenme”, dikleşme, kafa tutma anlamına geliyor. Genelde argo olarak kullanılsa da taşıdığı anlam geniş. Sahip olunan güç ve kuvvetin üstünde bir karşı koyma, itiraz etme anlamı yüklü bünyesinde.
Çevrenize bir bakın, ya da düşünün;
İnsan yapısından mı, yoksa oluşan şartlardan mıdır, bünyesinde diktatör-otokrat, şiddet taşıyanlarda veya bu yapıya eğilimli olanlarda “efelenme” davranışı yaygın.
Kimine göre bu yapıdaki insanlar hasta ruhlu ve çılgın. Kimine göre de cesaretten kaynaklı. Efelenme davranışı gösterenlerin arkasında, az ya da çok körü körüne veya çıkar hesaplarıyla bağlı bir kitle olduğu kesin ve bunların çevresi aynı kitle tarafından örülü.
Efelenme çocukluktan beri bastırılmış duyguların açığa çıkması olarak tanımlanabilir mi? Bu konuda bilimsel araştırma yapanlara sözü bırakmak yerinde.
Napolyon, Hitler, Musolini gibi eski efelenenlerin sonlarını görmesek ve unutsak dahi
zamanımızda Saddam Hüseyin , Kaddafi uluslar arası efelenenlere iki önemli örnek.
Uluslar arası efelenme, liderlerin kendileri açısından hem de temsil ettikleri ulusları açısından tehlikeli.
Topraklarında petrol gibi geniş yer altı zenginlikleri barındıran veya Türkiye örneği coğrafi konumları itibarıyla küresel önem taşıyan ülke liderlerine bu çıkar dünyasında efelenme hiç gelmiyor.
Libya’da kaç suçsuz kadın, erkek, çocuk öldürüldü ve öldürülmeye devam edecek belli değil.
Suriye’de aynı şekilde çatışmalar.
Kosova, Bosna, Afganistan, Irak yakın geçmişte önümüzdeki örnekler.
Petrol düşkünü batılı ülkelerin tuzakları ve tuzağa düşenlere zamanında müdahale.
Müdahale sonunda olayların, iç çatışmaların kesilmesi olası mı? Uluslar arası askeri müdahale sonunda ülke bütünlüğünü koruyarak iç çatışmaların bittiğine dair bir örnek yok. Irak’ta, Afganistan’da olaylar devam ediyor. Eski Yugoslavya paramparça.
Çağımızda ülke çıkarları insani düşüncenin önüne geçiyor.
Dış politika duygusal davranışa gelmiyor. Eski dostluklar bir anda unutuluyor.
Yeter ki oyuna gelinmesin, fırsat verilince bir anda başınıza üşüşenler sizi yaptığınıza yapacağınıza pişman ediyor.
Efelenme güç gerektiriyor, değilse bu dünya efelenmeye hiç gelmiyor. Hüseyin Seyfi.

