Yazar huseyinseyfi için Arşiv

19
Nov
09

Demokrasi

Demokrasi,  bir toplumda, giydirme ve kuşatmalarla sağlıklı gelişip büyüyemez.

Demokrasi; seçme ve seçilmenin yanında, insan hakları, özgürlükler, adalet, eşitlik gibi diğer evrensel kavramlarla iç içe olan yaşam biçimidir.

Çoğunluğu, yeteri kadar okullaşarak ve okuyarak, çağdaş yaşam için gerekli hazırlığı yapamayan, sosyal, siyasal ve ekonomik problemleri ağır olan toplumlarda, demokrasinin işletilmesi kolay görünmüyor.

Eğitim açısından geri kalmış toplumların, demokrasi konusunda her zaman suiistimal edilebildiğini zaman göstermiştir.

Çağdaş demokrasilerde yargı, devletin en temel kurumlarından biridir. Hukukun üstünlüğünün sağlanabilmesi, yargının tarafsız kalmasının önlemlerinin alınmadığı toplumlarda , demokrasi, sadece seçimden seçime işleyebilen bir görünüm sergiler.

Oysa, Demokrasi sadece seçim değildir. Demokrasinin beslendiği ve kendini gerçek anlamda ortaya koyduğu, başta, bağımsız yargı- hukuk olmak üzere, sivil toplum örgütleri, sendikalar, dernekler, siyasi partiler, medya-basın gibi kurumlar vardır. Demokrasinin özü, bu kurumlarla birlikte yaşadığı için, bunlar denetlenebilmeli ama, asla tedirgin edilmemelidir.

Seçimlerdeki demokrasi, ilk çağlardan beri tanımı yapılan demokrasidir.

Günümüzde, sadece seçimlerdeki demokrasi tanımına bağlı kalmak ne derece demokrasiyi açıklayabilir?

Güzel ülkemizin, uzun bir zaman içinde ve planlı bir şekilde kargaşaya sürüklenmek istendiği bilinmektedir; bunların başında, eleştiri sınırlarını çok aşan, sistemli bir biçimde kurumları yıpratmaya yönelik, halka güvensizlik, tedirginlik ve korku verilen çalışmalardır.

Bu çalışmalar, devletin kurucusunu hedef alma noktasına doğru ilerlemeye başlamıştır.

Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı kimlere karşı , niçin, hangi koşullarda yapıldığı unutturularak adeta tarihin yeniden yazılmaya uğraşıldığının ip uçları izlenmektedir.

Başka bir ülkede  yaşanması mümkün olmayan davranışlar, ülkemizde sergilenmektedir. Devletin temel kurumları birbiri ile çelişir ve çatışır durumda olduğu izlenimi verilen bu durumun, “”nereye gidiyoruz” şeklinde vatandaşta tedirginlik yarattığı gözlenmektedir.

Tüm bunların adı, puslu bir ortam içinde yürütülen küresel bombardımandır.Ufak bir kıvılcımdan kocaman bir ateş oluşturmayı deneyen güçlerdir. Bu puslu ortamda, amaçlar belli, kimlikler ve nitelikler saklıdır. Bunun saptanması devletin en temel görevidir. Bu ise, ancak , devletin ana kurumlarının tam bir uyum içinde ve ortak çalışması ile mümkün olur. Hüseyin Seyfi

07
Nov
09

Kitap okumanın yararları

“Kitap vardır tadılır, kitap vardır çiğnemeden yutulur, bazı kitaplar da sakız gibi çiğnenir .”

Yukarıdaki alıntıyı, ‘ The Little, Brown Reader” adlı kitabın girişinden çevirdim. Söz Francis Bacon’a ait.

Konu, bütün makale ve kitapların aynı şekilde ve hızda okunamayacağını, gazete ve dergilerdeki yazıların bile ayrı ayrı okuma hızlarının olduğunu bir saatte yüz sayfa kitap okuyan kişinin, okumadığını göz attığını belirtiyor. Göz atmanın bile bir maharet, bir sanat olduğunu anlatarak devam ediyor.

Erken yaşlarda başlayan kitap okuma alışkanlığının kazancı da erken olur. Özellikle öğrenciler için sınav başarısında okumanın önemi tartışılmayacak kadar büyüktür. Dershanelerdeki Matematik ve Fen Bilgisi öğretmenleri bile okuyan öğrencilerin, formül, denklem ve problemi anlamada, okumayan öğrencilere göre çok iyi olduklarını ve çabuk algıladıklarını belirtmektedirler.

Erken başlayan kitap okuma alışkanlığı, hangi yaşta olursa olsun kişide kelime haznesini geliştireceğinden daha çok bilmeyi, öğrenmeyi, iyi anlatmayı ve anlamayı getirir.

Okuma, başka kültürleri tanımamızı sağlayarak yaşam dünyamızı genişletir.

Anlamada ve kavramada en önemli unsur konuya odaklaşmadır. Kitap okuma odaklaşmayı sağlar.

Merak ve ilgi duymadan öğrenme kolay kolay gerçekleşmez. Kitap okuyan kişi, olay ve olguları merak eder, araştırır, öğrenme hevesini artırır.

Okuma ile geçen hiçbir an boşa geçmiş zaman değildir.Okuma bazen ilaç gibidir, can sıkıntısı ve yorgunluğu giderir.

Okuma hatırlama gücünü ve melekeleri geliştirir, kişinin kendine güven duymasını ve saygısını sağlar.

Okuyan insan duyarlı insandır. Çevresindekilere kayıtsız kalamaz.

Okuyan insan fikir üretir, haksızlıklar karşısında kendini savunur.Zihinsel alıştırma yaparak karşılaştığı problemleri çözmede başarı sağlar.

Okuyan toplum sağlıklı toplumdur. Okuyan toplumlarda demokrasi sorunsuz işler.

Okumak, iyi kötü, yanlış doğru, güzel çirkin, dost düşman seçimlerinde  sağlıklı değerlendirmelerde yardımcıdır.

Okumak, kişiye lezzzet ve tat verir.

Okuyanın dünyası geniştir, düşünceleri derindir.

Sevilen bir kitap mutluluktur, yaşamı süsler, zamanı sindirir. Hüseyin Seyfi

26
Sep
09

Telli ebem

 

 

orak ve kılçık türküsü

saçında kızgın güneş

 

düşlerimi yoğurdum  

bir akşam üstü;

bir tel tutup bakırdan

sardım

ağrıma  koydum;

 

resimde övendire,

dövenin çiğnediği

bir yığın kısır başak.

 

toprağın öfkesi

yağmura.

 

avuçlarında kına

kucağında bir kulaç koşum

bedenin yürür güne

su  ışır gözlerinde

dön,dön, dön

kehribar yüzlü kadın!

 

Cimri,yaslı hasat mevsimi,

desem ki,

Yağmurun harmanı deldiği vakit

tuz, gaz, tütün yokluğunda

Memili…

 

gülen ellerinde ürün;

bir tabak üzüm ezmesi

Sonbaharın çıplak çocuğu,

bir keten çuval

tekere  vuran su

Gencaali

 

Sis sancısı ufuklar!

ulaşamam geçmişin rengine

bu yüzden

derbeder,

kah Akşamın soluğunda,

kah zifiri karanlıkta

 

Karnın aç,

bedenin yorgun,

pus düşer orağına

yaban otlarında  ellerin

on iki baş  ‘horanta ‘

 

kara tavuk

 

Ateşin yılanla dansı

Havva Ana

 

iki taş duvar arasında

kavrulan en yaşlı kızılcık

bir hane dolu yorgun insan,

 

“Nil ırmağının doğduğu

El kamer”

bildiğin o dua , bulgura dönerken buğday!

 

Kerpiçten dört duvar  

çıranın ışığında,

geceler kalaylı,

ciğer sızısı filikli,

uyuşuk, üç eğri direk

Duvar duvara küskün

sönük bir Ocak Başı.

 

Dönüyor tavanda kırlangıçlar

yanaklarında dövme

gözlerin çakır,

leyleklerin gelme zamanı

dillerinde  mani;

“leylek leylek lekirdek”

 

telli ebem

ve ben biteviye,

 

Seferberlik ve Çanakkale

 

al basar yüreğini,

dudaklarında serçenin ayak izi,

 iki nal arasında çürümüş  muska,

 

kurur dilin damağın,

“A benim beynamaz oğlum”

bir damla  su

dede,

Döndü Kadın Pınarı’ndan,

 

Geçmişin pası sıyrıldı beyin hücrelerimde

alın götürün beni

Telli ebemin düşlerinde yoğurun . (Hüseyin Seyfi- Şiiri Özlüyorum,32.sayısından)

04
Sep
09

Ağlayış

 

 

            Televizyonda koca adamların ortada hiçbir neden yokken şapır şapır ağladıklarını görünce merak ettim; “insanlar niçin ağlar, neye ağlar? Ufak bir araştırma yaptım.Türkçe olarak pek kısa sürede bilimsel  bir şey bulamadım internet ortamında.  Ama İngilizce bir gazetede cevabı buldum.

            Uzmanlar, “ insan normal yaşamı süresince, yani, sıfırdan seksen yaşına yaklaşık yüz litre gözyaşı dökmekte, bu gözyaşı miktarı aşağı yukarı on kova suya denk geliyor “ diyor.

            Kadınlar üzerine yapılan bir araştırma, kadınların yaşamları boyunca, doğumdan 78 yaşına kadar 16 ay ağladığını gösteriyor.Toplam süre 12000 saatten fazla .

            Bebekken, temel ihtiyaçların karşılanması için, günde ortalama 3 saat gözyaşı akıtılmakta.

            Yıllarla birlikte, insan gençliğe doğru adım attıkça istekler ve beklentilerle beraber ihtiyaçlar da artıyor. Bunların karşılanması esnasında engellerle karşılaşıldıkça birinci tepki genellikle ağlamak oluyor.

            Kızlar, 10’lu (teenage ) yaşlarda, haftada yaklaşık 2 saat 13 dakika, acıklı bir film seyrettiklerinde veya olay gördüklerinde, duyduklarında, arkadaşları ile bozuştuklarında, çarpma, düşme, kavga neticesinde bir yerleri acıdığında, dokunaklı söz işittiklerinde gözyaşlarına boğuluyorlar.

            Daha ileriki yaşlarda evlilik problemleri, iş yeri sorunları ve sorumluluk ile birlikte gözyaşlarının nedenleri değişiyor.

 

            Sonuç, rol gereği dökülen gözyaşlarını saymazsak, zayıf karakterli ve duygusal insanlar daha çok gözyaşı döküyor.

            Bazı insanlar neye, niçin ağladıklarını bile bilmiyorlar.

            İnsanlar üzüldüklerinde ağlıyorlar.

            Uzun süre kararsız kaldıklarında, insanlar ağlayabiliyorlar.

            Acıklı, duygusal filmler, yakınlarından kötü haber almak gibi konular ağlatıyor.

            Dışlanmış olmak, atılmak insanları ağlatıyor.

           Kadınlar, sevinç gözyaşlarını erkeklere nazaran daha çok döküyorlar.

            Kadınlar, erkeklerden uzun yaşamalarını gözyaşlarına bağlıyorlar. Hüseyin Seyfi

 

Kaynak:Telegraph

22
Jun
09

Beyin Fırtınası

 

 

            Tanımı:

           

            Bireylerin eleştirilme endişesi taşımadan fikir ve görüşlerini rahatlıkla ortaya koyabildikleri ve konu hakkında düşünce ürettikleri  ortamdır.

           Beyin fırtınası için, yeni fikirler ve yeni çözüm yolları oluşturan bir süreç de denilebilir.

 

            Açıklama:

 

            Beyin fırtınası, problem çözümlerinde yüksek yaratıcılığı olan bir tekniktir.

            Beyin fırtınasında, özellikle uzun süren ve ertelenen kararlar üzerinde yeni fikirler ortaya koyarak sonuçlar elde edilmesi sağlanmaya çalışılır.

            Grup üyelerinin deney , birikim ve yaratıcılık yönlerinin problem çözmede etkili olması amaçlanır

            Beyin fırtınası, yaratıcı düşünce oluşturmaya ve bu düşünceyi ortaya koymaya uygun, yararlı bir süreçtir.

 

            Nasıl kullanılır?

           

            Grubun bir yöneticisi veya lideri vardır;

            Grup yöneticisi veya lideri işin tekniğini çok iyi kavramış olmalıdır.

            Grup üye sayısının ideal olanı, 8-12 kişidir.

            Çözülmesi istenilen problem veya sorun açıklanır.

            Grup üyelerine  fazla ayrıntıya girmeden daha önceden bilgi verilir.

            Özgür ve neşeli bir ortam sağlanmalıdır.

            Konu için belli bir süre aralığı belirlenebilir.Süre kişi sayısına göre değişebilir.

            Grup üyelerinin farklı çevreden gelmiş olmaları ve farklı geçmişe sahip olmaları fikir üretmede zenginlik sağlar.

            Grup üyelerine dönüşümlü olarak söz verilir.

            Grubun konu üzerine odaklaşması sağlanır.

            Grup üyeleri ortaya koydukları fikirlerinden dolayı hiçbir şekilde eleştirilmez ve uyarılmaz. Fikir ve düşünceler için gerekli özgür ortam hazırlanır.

            Fikirlerin sürekli tek noktaya sürüklenmesinin yaratıcılığı ortadan kaldırma riski olduğundan yöneticinin bu konuda dikkatli olması gerekir.Fikirlerin tek noktaya toplanması beyin fırtınası tekniğinin amacından sapmasına yol açar.

            Fikir üretemeyen bireylerin ezilip mahcup olmamaları için önlem alınmalıdır.

            Gerekirse açıklanan fikirler ana başlıklar olarak not alınır.

            Çok fikir üretmeleri için bireyler teşvik edilir.Nitelikten ziyade niceliğin önemli olduğu akılda tutulmalıdır.

            Hiç bir fikir aptalca, saçma, gereksiz, doğru veya yanlış olarak değerlendirilmez.

            Beyin fırtınası esnasında grup üyelerinin eğlenceli bir şekilde fikir üretmelerine müsaade edilir.Gürültü yapmalarına ve sesli bir şekilde gülmelerine müsaade edilir.

           

            DEĞERLENDİRME

 

            Değerlendirme en sona bırakılır.

            Farklı fikirlerin birleşerek yeni kavram ve fikirler oluşturduğu, problem çözümlerinin oluşturulan bu kavram ve fikirlerle gerçekleştirildiği beyin fırtınasının ana amacıdır.

                       

 

            Hazırlayan: Hüseyin SEYFİ

 

            Yararlanılan kaynaklar:

            Dönüşüm Konağı.com

            Gazi.edu.com.tr.

            Mind tools, Thomas M. Graham

            Brainstroming.co.uk.

            Jpb.com.

23
May
09

Cennete Koymuyorlar

 

            Öyle bir zihniyet ki;

            Cennetin anahtarı ellerinde sanki, tıpkı ortaçağ Hıristiyan papazları gibi istediklerini alıyorlar içeri, istemediklerini kapıya bile bastırmıyorlar, cennete koymuyorlar.

            Din iman dillerinde ve göstermelik.

            Dillerinden iftira ve riya dökülüyor.Durmadan takiye yapıyorlar. Saniyesinde düğmelerine basılmış gibi değişebiliyorlar, ağız değiştiriyorlar, kılık değiştiriyorlar.

            Adam gibi imam gördüklerinde dayanamıyorlar, basıyorlar çığlığı.

Ve suçüstü yakalanıyorlar.

Başkalarına hukuk dersi vermede ahkam kesiliyorlar, hukukun ateşli savunucusu görünüyorlar ama,

Kendilerine gelince, ne hukuk tanıyorlar ne de yargı.

Kalplerini hırs ve kin bürümüş.Ölümcül hastalara ve ölenlere bile kin kusuyorlar. Gözleri görmüyor, kulakları işitmiyor.

Bulunmaları gereken bir cenaze törenine korkudan katılamıyorlar.Bir bilim kadınının cenazesine katılmaktan neden korkuyorlar?

Bu bilim kadınının cebinden Ağrılı, 16 yaşında, Gülden Efe’nin okuması ve berdelden kurtarılmasını içeren ve aslına arama tarama sırasında el konulan mektubun fotokopisi çıkıyor.

Cennete koymuyorlar;

Kendilerinden olmayanı ve kendileri gibi düşünmeyeni düşman görüyorlar.

Aydınlıktan korkuyorlar.Nerede bir ışık görseler hep beraber hücum ediyorlar.

Derinlikleri yok, bu yüzden çoğu kez çocuklaşıyorlar.

Sevmediklerine çamur atıp eften püften şeylerle gammazlıyorlar.

 “Bu hakim o hakim.”

 “Cenazeden laiklik ruhunu çıkarma oyunu.”

”Saylan’ın imamı CHP’li çıktı.”

“Mahkemede dine ve kıyafet serbestisine hakaret.”

 “Mahkemenin ideolojik ve usulsüz kararı yok hükmündedir.”

Cennete koymuyorlar:

Adı Deniz Fener’i yolsuzluğuna karışan RTÜK Başkanı Zahit Akman, ilgili Başbakan yardımcısı Bülent Arınç’ın,  “ istifa et” teklifine karşı,

“Sürem doluncaya kadar bekleyim” demiş.

En büyük özellikleri, din duygularını kullanarak kamuoyunu yanıltıp  toplumu baskı altında tutmak,büyük çoğunluk görünmek,kin ve düşmanlık tohumları ekmek.Yani, bulanık suda balık tutmaya çalışmak

15
Apr
09

Tijen Mergen’in anlattıkları ve 12 Eylül

 

            12 Eylül 1980 hareketinin on gün kadar sonrasıydı.Üç adıma, dört adım ölçüsünde bir yerde, geceli gündüzlü otuz üç kişi kaldık. Bu daracık yerde herkes birbirini tanıyordu. Tanımayanlar da yirmi gün süre içinde tanıştı.

Köyden alınan Mustafa’nın hikayesi ilginçti.Mustafa’nın Anlatımıyla;

            “Köye askeri bir cemse geldi. Başına çokuştuk.Arabadan inen asker,Halk Odası başkanını sordu,  Alamanya’da dedik. Yardımcısı dedi,  epeydir, köyden ayrıldı deyince, komutanım, ben üyesiyim, bir diyeceğiniz varsa buyurun emrinizdeyim dedim, Komutan, atın şunu arabaya dedi. Ve böylece geldim buraya. Kırk günlük bebeyi beşikte bıraktım, doya doya yavrumu sevemedim bile.Ben ne yaptım diye düşünüp duruyorum. Ah, şu çenem…”

            Bulunduğumuz karakol nezarethanesinden komando taburuna nakledilecektik. Komutanın elinde liste tek tek isimleri okuyor, ellerimizden birbirimize kelepçeliyor,bizi tabura götürecek arabaya bindiriliyorduk. Listeden Mustafa’nın adı çıkmayınca, komutan sordu.Mustafa da nasıl içeri düştüğünü anlattı. O zaman “haydi git evine” deyince , dünyalar Mustafa’nın oldu. “Hay Allah sizden razı olsun” diyerek karakolun kapısından ayrıldı. Hatırladığıma göre Mustafa on iki gün kadar nezarethanede kalmıştı.Bir daha da Mustafa’yı arayan soran olmadı.

            Mehmet Ali Birand soruyor Tijen Mergen’e,

            “Suçun Ne?”

            “Galiba kızların eğitimine destek olmak anladığım kadarıyla…dernek faaliyetleri,derneklerle ilgili yapılan  çalışmalar…üç gün boyunca, niye ben, ne yaptım ben , diye düşünüp durdum zaten…bu kadar az done ile bir insanı şüpheli duruma sokarak üç gün boyunca, hayatımdan üç gün gitti…24 veya 27 kişiydik…Bir öğrenci ile kaldım. Tıp fakültesi 3. sınıfta bir öğrenci. O, anlamamış ne için alındığını. Ben kimliğimi kaybettim,biri buldu da bir şey mi yaptı, diye düşünüyor…”

            Ha Tijen Mergen, Ha Mustafa

            Ha 12 Nisan, ha 12 Eylül.

15
Apr
09

Sanat ve Sanatçı

İnsanoğlu var olduğundan bu yana güzeli, iyiyi  bulmak için kendince    arayışlara girmiş, önce kendini düzeltmekle başlamış işe, sonra doğadaki diğer güzelliklerle buluşarak onların içine kurulmuştur.                                                                                                                                                              
          Sanat  her şeyden önce bir güzelliktir.Sanatçı ise durmadan bu güzelliğin peşinde koşan ve onu yakalayabilen kişidir. 
           Sanat, içimizdeki iyilerin dışa vurumudur. Bazen bir coşku, bazen bir boşalma olarak karşımıza çıkar.
          Sanata önem veren ve bunu içinde duyan birey ve toplumlar daha barışçıldırlar.  Sanatın özü duygulardır. Duyguların kaynağı sanatçının içidir.
         İnsanın sanat karşısındaki tepkileri ruhundaki öz-e göredir. Bu öz içimizdeki mayadır. Duygularımız, içimizdeki bu öz mayaya göre  yoğunlaşır ve bu yoğunlaşma sanatı doğurur.Sanat, geçmişin bir yansımasıdır .                                                                                                                                                                                sanatı

Sanatı yapan da, alan da geçmişten esintiler içindedir. Sanatın mayası geçmiştedir. Buna  kültür de diyebiliriz.
           Sanatın içindeki  gelecek ise, bir önsezi , bir  İçe doğma veya kurgulamadır . 
Sanatın içinde bir renk, bir  gölge, bir  satır, bir köşe, bir nokta veya bütün, farkında olmasak da bizi geçmişimizle buluşturur, geçmişten bir pencere açar, belki de bilinç altımızdaki anılarımızı canlandırır .İnsan doğasının ilkelliği, özgünlüğü, çıplaklığı o pencereyi açınca , sanat karşısındaki duyduğu kıpırtı damarlarına yayılır.Tüm ruhunu saran bir hoşluk hisseder. Burada sanat  yolculuğu başlar; sanatçı ve sanatsever bu yolculukta birliktedirler  ve benzer duyguları taşırlar .Sanatseverin bizzat kendisi sanat eseri üretmeden ,yani sanatçı olmadan bile sanat ruhu taşıdığından , bir resim bakarken, müzik ve şiir dinlerken, tiyatro seyrederken sanatçı ile benzer duygular içine girer. Bu duyguya sanat duygusu adı verilir.
        Sanatçı , sanat ruhu taşımanın ötesinde bu havayı resme, söze,ritme,  gösteriye, yazıya veya  estetik bir şekle, biçime dönüştürür.
       Filozof ve bilim adamlarının bulunduğu yerlerde her zaman sanat da varolmuştur.Sanat onları, onlar sanatı yarattıklarından; Büyük Lider Atatürk tarafından, sanat, milletlerin hayat damarları olarak gösterilmiştir.
Hüseyin Seyfi/ Avanos

23
Mar
09

Çanakkale Savaşlarından bir damla

 

 

            “Baktım askerin mermisi bitmiş. Yapacağı bir şey yok. Bu kez de eline topladığı taşları düşmana fırlatıyor.

            Bu erin kahramanlığını hiç unutamadım. Sonradan madalya ile ödüllendirilmesini istediğim o er, Mehmet Çavuş’tu.”  Kemal Atatürk (*)

            “Biz, Gelibolu’da yurdunu yabancı istiladan korumak için azimle savunan cesur bir millete karşı savaşmıştık.” (**)

            Onlar, denizaşırı ülkelerinden saatlerce uçak yolculuğu yaparak gelecekler. Büyük bir saygı , derin bir duygu içinde dedelerinin öldüğü yerleri ziyaret edecekler ve niçin öldükleri ile gurur duyarak yapacaklar bunu.

            Bizler, kendi vatanlarını savunarak şehit düşen atalarımızı , kendi topraklarımızda ziyaret etmekte  ekonomik ve kültürel güçlük içinde bulunacağız. Gidebilenlerin çoğu da kulaktan dolma bir iki bilgi ile varacak.

            Kimimiz, vatan toprağı uğruna   kahramanca çarpışan atalarımızın yardımına “sarıklıların” yetiştiği hayali uydurmasına kapılacağız.

            Allah inancı ve  “şehit olma” umudunun  Çanakkale yiğitlerine ayrı bir cesaret verdiği inkar edilemez. Bu yüzden, vatan ve yurt sevgilerinin de etkisi ile genç hayatlarını, gözlerini kırpmadan sonsuzluğa bıraktıkları bir gerçektir.Hepsi birleşince onlara inanılmaz bir güç olmuştur. Ayrıca, Mustafa Kemal gibi başlarında bulunan değerli kumandanlarına güvenmişler, inanmışlar ve kahramanca çarpışmışlardır.

            Anadolu’da eski çağlardan beri birçok savaşlar olmuş, ama onlardan hiç biri, bizleri Çanakkale Savaşları kadar etkilememiştir. Hüseyin Seyfi 

 

(*)    Celal Erikan, Komutan Atatürk  

(**)  Çavuş Henry Alfred- Avustralya

11
Mar
09

ERZURUM

 

 

             

            Erzurum’u görmeden önce, kenarları koyu çizgilerle gölgelenmiş, vişne çürüğü ve turuncu karışımı   “Erzurum”  yazısı ile bir bardak kınalı çaydı zihnimdeki Erzurum. Hayalimde neden böyle şekillenmişti,  bilmiyorum.

            Erzurum Ekspres  geniş ve yemyeşil ovadan geçerken hala çayırlarda otlayan atlar ve yanlarında kuyruk sallayan tayları vardı. Tıpkı Moğolistan, Türkistan resimleri gibi.

 

“Tek kişilik oda” dedim Erzurum Öğretmen Evi’nin resepsiyon görevlisi bayana.

            “Bu Saat’te tek kişilik oda mümkün değil” cevabını alınca, çaresiz, çift kişi kalacağım odayı kabul ettim . Korkum, sabah çok erken kalkacağım için oda arkadaşımı rahatsız etmemdi .Gün doğmadan dolaşmanın keyfi başka oluyordu.

Erzurum’da, o sabah henüz gün doğmadan  temizlik işçileri çoktan sokağa çıkmış işleriyle meşguldüler.

Parkın birinde, çalışan temizlik işçilerinin yanlarına yaklaştım.Ağaçlardan dökülen gazelleri ve akşamdan yenen kuru yemiş kabuklarını süpürüyorlardı. İnce Minare ve Kaleyi sordum.Tarif ettiler.

Kalenin altındaki bir çay ocağında  Erzurum çayı içtim. Erzurum’u tanımadan bilmeden önce Erzurum çayını merak ederdim.

Sabah, gün yeri kızarırken  bardaktaki buharı seyrede seyrede arka arkaya üç bardak Erzurum çayı idi içtiğim.  Galiba suyun duruluk özelliğindendi Erzurum çayının tadının güzelliği.

 Çaydan sonra Kaleye çıktım  ve kale  duvarlarından aşağıya uzattım ayaklarımı.

 Önümde I.Dünya ve Kurtuluş Savaşı haritası.

”Şurası  Pasinler.”   

  Gökyüzü mavi.

 “Enver Paşa, Kazım Karabekir, Mustafa Kemal Paşa.  Bir de Sarıkamış’ı düşünüyorum.

Erzurum’dan sonra Sarıkamış.  Hem de bir iki gün sonra”

 Serin bir rüzgarla birlikte güneş yavaş yavaş gövdesini gösterirken omzuma bir dokunan oldu. Baktım bir polis memuru.

“Hocam hayrola?”

            Ses, insanı anlayan, sevgi dolu, işini bilen birinin  sesiydi. Yanılmamıştım, ne kimlik sordu, ne de memleket. Konuşmamız ve beni anlaması çok kısa sürmüştü. Belki de yaka paça beni alıp götürmediğinden, “Böyle polisler lazım şu güzel ülkeye” diye geçirdim içimden.

            “Hocam, Tabyaları ziyaret ettin mi?”

            “Hayır,” dedim,  “Nerede olduklarını bilmiyorum.”

            “Gel, araba ile o tarafa gideceğiz, sizi Tabyalara yakın, uygun bir yerde bırakırız.”

            Böyle bir davranışa ne denirdi?

 İndiğim yerde, bir daha teşekkür ederek ayrıldım. Polis aracının beni bıraktığı yer, Erzurum’un dışı sayılırdı.

Önünde  bahçesi olan bir köy evi. Başında Kafkas kalpaklı, yaşlı bir ihtiyar. Selam verdim. Sıcacık aldı selamımı.Su Tulumbasının kolunu bırakıp doğruldu,

            “Hayırdır, ne gezirsen?”

            “Tabyalara gideceğim”

            “Dur hele, ben bilmem, çocuklara sorirem”

            “Hele, gelin lo, bakın ne sori”

            Ne sorduğumu yanımıza koşup gelen çocuklara da söyledim.

            Beni, hemen yakında etrafı dikenli tellerle çevrili  tepe gibi bir yere doğru götürdüler. Askeriye ve yasak bölge olduğunu belirten, o eli tüfekli asker resimli , bilinen metal levha vardı tellerin üstünde. Çocuklardan biri bu levhayı eliyle tutup çıkartınca, tepki gösterdim. “Amca, bunu buraya biz taktık. Tabyalara şu yoldan yürür gidersin” dediler.

            Açılan dikenli telin arasından patika bir yola girdim.

Sıcak bastırmıştı. Çakır dikenlerine basa basa yürüdüm. Epeyce de terledim.

            Nene Hatun Anıtı’nın yanına kadar vardım. Orada askerler , ‘mıntıka temizliği’ yapıyorlardı. Başlarındaki komutana durumu anlattım. Yardımcı oldu. Hem çevreyi, hem de Mecidiye ve Aziziye Tabyalarını gezdim. Bunlar özellikle Rus saldırılarına karşı yapılmış, üstü toprak yığını, içi sağlam taş duvarlarla örülmüş, içinde askerin barındığı, duruma göre sığınak olarak da kullanılmış büyük ve geniş barınma yerleriydi.

            Merkeze geri dönüş için aynı yolu izledim. Şehrin kenarında, akasya ağacının gölgesinde oturan iki kişiye merkeze nasıl gideceğimi sordum. Tarif ettiler,  bu sıcakta oraya kadar yürümemin zor olacağını ama dolmuş veya otobüsün de olmadığını söylediler. Yürümeye alışkın olduğumu belirttikten sonra teşekkür edip gösterdikleri sokaktan devam ettim.

Az sonra arkamdan bir araç durdu. Dönüp baktım, biraz önce yol sorduklarım. “haydi bin, biz seni götürelim” dediler.

Arabaya binince , “Biz senin için değil, çarşıda işimiz vardı zaten” demek gereğini duydular

“Yine de teşekkür ederim.” dedim. Şenkaya’lı arkadaşımın anlattığı fıkrayı anımsadım;

 “Aslı Erzurumlu , Ankara’da görevli bir bürokrat , babasını Ankara’ya davet eder ve Erzurum’dan trenle gelmesini tembih eder.Adam, bavulunu, çuvalını hazırlar, trenle yola düşer, uzun bir yolculuktan sonra  Ankara’ya varır. Onu Ankara Gar’ında muzip arkadaşlarıyla bekleyen bürokrat oğul, babasına bir sürpriz hazırlar. Arkadaşlarına trenden inerken babasını gösterir,hazırlanan plan gereği kendini göstermez. Arkadaşlarının kimi bavula, kimi çuvala sarılır, elini öperler, biri de babayı sırtına alır.

Adam şaşkın, “nereye”diye sorunca ,

“Oğluna” derler.

Adam. gayet mutlu bir şekilde,

“Hey Allahım, Güneş ve  Ay  böyle iyilerin hatırına doğuyor, bunlar olmasa karanlıkta kalırdık”  diye söylenir üstüne bindiği oğlunun arkadaşının sırtından.

Çarşıya dikine indik sokak içinden arabayla.

Kubbeli , eski bir bina hemen dikkatimi çekti.

“Orası kongre binası” sözünü duyunca, kendimi  binanın bahçesinde buldum.

İkinci kata çıktığımda sanki o günleri yaşadım. Sınıf gibi sıralar, Atatürk’ün oturduğu masa. Masanın üstünde kalem ve mürekkep şişesi. Kongreye katılanların isimleri, tutanak, imzalar ve kulis odası.

23, Temmuz, 1919. Aradan bir Asır’a yakın bir zaman geçmişti. O zaman da, tıpkı bugünler gibi vatanın bütünlüğüne vurgu yapılıyordu.

Berber dükkanında içtiğim, dişlerimi sızlatan bir bardak Erzurum şehir suyundan sonra, temmuz ayının sonlarına doğru, Erzurum’dan ayrılmak, Sarıkamış, Kars, Iğdır’a gitmek üzere istasyona yürüdüm. Hüseyin Seyfi.