Category Archives: Anı

Köyde eski bayramlar

Köyde eski bayramlar

Birkaç gün önceden başlardı bayram telaşı. Hazırlıklar büyük heyecanla yapılırdı.

Kadınlar kızlar akşamdan kına yakarlardı ellerine.  Çocuklar, giyinir kuşanır, donanır, çocuklara allı yeşilli poşu bağlanır ve ellerine birer şeker tutuşturulup salıverilirdi sokağa.

Bayram sabahı erken kalkılır, erkekler camiye gider, onlar gelinceye kadar kadınlar yemek hazırlardı. Çorba ve tavada yumurtanın dışında yemeklerin çoğu bir gün öncesinin akşamında yapılırdı . Bunlar, baklava, dolma mantı, sulu köfte, sütlaç gibi el emeği isteyen yemeklerdi. Yemekler, kocaman, bakır “meydan sinisi”nin üstüne tabaklar ve ekmeklerle dizilir, “evin erkeği” onları alır köy odasına götürürdü. Mahallenin tüm erkekleri aynı şekilde yemek getirir, birlikte yerlerdi. Yemekten sonra kalkılır bayramlaşılırdı.

Yaşlı hane sahipleri evlerinde beklerken, onlara genç ziyaretçiler gelir giderdi.

Bayram, bahara denk gelmişse, köyün genç kızları, öğleye doğru, köyün kenarında, çayırlı çimenli bir yerde toplanırlar, ellerinde tefler türkü söyler, halay çekerlerdi. Özellikle evlenecek delikanlılar buraya gelerek kızların oyun ve danslarını seyrederlerdi. Erkeklerle  kızlar arasında en az on metre mesafe bırakırlardı. Birbirlerine yaklaşmış olsalar, ortamın tadı kaçar ve hiç iyi karşılanmazdı.

Çocuklar el öpmeye gider, şeker toplarlardı. Şeker kıymetliydi. Şimdi olduğu gibi şekerler bol çeşitli değildi. Akide şekeri, Konya şekeri, sormuk şekeri. Çocukların daha çok sevdiği kağıtlı şekerdi. Çikolata bilinmezdi.

Bir de mantar tabancaları. Kokusu hoş gelirdi barutun. Barut dumanı tüm sokağı sarardı. 

Gizli gizli içilen ikinci, üçüncü marka sigaralar.Çocuklar için sanki bir eğlence aracı da sigaralardı. Bayramda hoş görülürdü sigara. Hem zararı da bu kadar yaygın şekilde bilinmezdi,  “ciğerleri is yapar”  tüm bilinen zararı buydu tütünün.

Saat, değerliydi ve çok az kişinin saati bulunurdu. Saat, radyo çok pahalı şeylerdi. Neredeyse bu günün arabasını almak gibi bir şeydi saat sahibi olmak. Saat Ramazan ayında hatırlanırdı.

Ezan, hoparlörsüz, doğal sesle okunur, ezan vaktini, ezanla birlikte çocuklar bağırarak duyururlardı Ramazan ayında. O doğal, metalik olmayan güzel ses, köyün içinde dalga dalga yankılanan bir sesti.

Oruç tutanlar, ezan vaktini çocuk sesleriyle duyarlardı;

Ayazlı kış günlerinin akşam soğuğunda, soğuktan ayaklarını zıplatarak , oruç ağızlarıyla, ellerinde incir, ezan bekleyen çocukların elleri, ayazdan kıpkırmızı kesilirdi.

Biz köy çocukları, şehirlerde top atıldığını ve bununla ‘oruç açıldığını’ duyardık büyüklerden. Fakat topun nasıl bir şey olduğunu, nasıl atılıp patladığını bir türlü hayal edemezdik.

Ya, Kurban Bayramının kurbanları, kınalı koçlar? Çocukların elinde günlerce beslenip, onlarla haşır neşir olan kınalı koçlar!

O güzelim hayvanlar nasıl çocukların gözlerinin önünde kurban edilirdi?

Dayanamayıp, kurban edilen hayvana ağlayan çocukların ellerine akide şekeri tutuşturulurdu.

Zaman geçtikçe kültürler de değişiyor.

 Kurban bir törendi. Çoğu yerde kurbanı artık kasaplar kesiyor. Kurban sahipleri hayvanı görmüyor bile.

Bayramlar da öyle. Bayramlar, bir kültür ve ritüelden ziyade dinlenme ve tatil olarak görülüyor.

Hüseyin Seyfi,öğretmen

Diyarbakır ve Atatürk

Diyarbakır ve Atatürk

 

 

Geçenlerde, benim de yazı yazdığım Milliyet blog’da  ,

‘Diyarbakır’da, Atatürk’ün şehri ziyaret edişinin 81. yıldönümünde kürtçe şarklarla anıldı.’ diye bir yazı okudum. Yazının devamında, anmanın çok sıcak ve iyi geçtiği anlatılıyordu.Bu, bana bir gezimi hatırlattı.Yazının altına da kısa bir yorum düştüm. Yoruma cevap,

 “Diyarbakır hepimizin” şeklindeydi. Duygulandım,  benim açımdan, ayrı düşünen zaten yoktu.

Elbette,  nasıl Diyarbakırlı’nın şehri İstanbul ise, Diyarbakır da İstanbullu’nun.

1984 yılının Kasım ayı bahar gibiydi. Yani havalar sıcaktı.Çalışmakta olduğum turizm sektöründe sezon bitmiş işler yavaşlamıştı.

 ”İki karpuz bir koltuğa sığmaz” düşüncesi ile ,o yıl öğretmenlik mesleğinden ayrılmıştım. Bunun üstüne, yirmi günlük bir Güneydoğu gezi planı yaptım kendime.

            Sivas’tan başlayan gezimin, Hekimhanı üzerinden Malatya, Adıyaman, Kahta, Urfa, Mardin, Diyarbakır, Van ana noktalarıydı.

            Diyarbakır’da halamın oğlu İbrahim Koca, Milli Eğitimde müfettiş idi. Beni alıp Atatürk Köşkü’ne götürdü.

            Köşk deyince, öyle ana cadde üstünde, şehir içinde bir yapı değil.Dicle Nehri’nin karşısında, elma bahçelerinin ortasında bir yapı. O zaman Diyarbakır’ın bir hayli kenarındaydı. Şimdi bilmiyorum, şehir büyüyünce, belki de oraya yaklaşmıştır.

            İbrahim Koca anlattı, “Atatürk, Diyarbakır’ı ziyaret ettiğinde, akşam yemeği, kendine bu bahçeli köşkte verilmiş. Diyarbakırlılar, Atatürk’e jest olsun diye,Yukarıdan nehir içine, üstüne yanan mum diktikleri kabakları bırakmışlar. Gecede Dicle Nehri ıpıl ıpıl yanmış yüzen kabaklarla. Güzel bir görünüm oluşmuş Atatürk’ün şerefine. Bu sıralarda uzaklardan da yanık bir türkü duyulmuş,  Artık bilmiyorum, ne türküsüydü.  Atatürk, bu yanık sesin sahibi ile yakından konuşmak istemiş.Getirmişler huzura. O zaman Atatürk ona, ’güzel ses’ soyadını vermiş.”

            Yalnız tek başıma dolaşırken, yol soruyordum, adres soruyordum, “Başım gözüm üstüne” diyerek yol gösterip yardım ediyorlardı.

 Cahit Sıtkı Tarancı, Ziya Gökalp bunların Diyarbakırlı olduklarını daha o zaman öğrendim.   ‘Türkçülüğün Esasları, Yaş Otuz Beş.”  Ve Diyarbakır’ın dar sokakları. İki de şiir yazmıştım. Birini, Atatürk Köşkü ile olanı, ressam Mustafa Dinletir düzeltti. Köşk, yakınındaki köprüyü ben ‘Malabadi’ olarak yazmışım, O, ‘değil’ dedi.

            Sıcak ve ılık havalar istiyoruz değil mi?

            2003 yılında doğu ve güneydoğuya ikinci bir gezi yaptım. Yine tek başıma idim.Bu kez, Diyarbakır’a uğramadım. Halkın sıcaklığı aynı duruyordu.,araya girenler olmasa köşe başlarında.

Kuşkular, kuşkulu bakışlar.(c)Hüseyin Seyfi