Mevsim, yazdan güze dönünce havanın rengi değişti. Köyde yayla havası var.Bu köyde, rüzgar hiç durmadan, bazen sert, bazen yumuşak eser durur. Kuzey rüzgarlarına önü açık. Yüksekçe bir tepe üstüne kurulan köyde , rüzgar hiç eksik olmuyor.
Eylül’de değişen havanın rengi, bana hep hasat zamanını anımsatır. Nedense hüzünlenirim de. Belki , çoğu insanda ortak bir duygudur bu. Toprağın canlılığını yitirince mahzunlaşması insana hüzün veriyor. Sonbahar üstüne söylenen şarkı ve türkülerde bir burukluk yok mudur? Sanki dönüp dolaşıp tekrar gelmeyecekmiş bir mevsime, bir veda duygusu. Oysa insan yaşı öyle mi? Mevsimlere benzetilse de, mevsimler gibi geri döner mi? Girmeye gör hazan mevsimine, girince tekrar dönüşü olur mu? Öyle sanıyorum ki, sonbahar mevsimi aslında bir bahane hüzünlenmek için. İnsanın asıl üzüntüsü, dönüşü olmayan zamana .
Öyle sanıyorum, bu duygular içinde, çocukluğumu yaşadığım mektep bahçesine doğru yönelmiştim . Yıllar sonra beni kendine çekmişti. Çocukluğumu aramaktı belki.
Mektep bahçeleri, Türkiye’de Cumhuriyetle birlikte öğretmen okullarında ve Köy Enstitülerinde, köy ve köylüyü kalkındırma, eğitme, öğretme amacı ile örnek uygulama bahçeleri olarak uygulamaya sokulmuştu.Buralarda örnek her ziraat yapılıyor,arıcılık, tavukçuluk öğretiliyordu.
Öğrencilik yıllarımın okulu çoktan yıkılmış, yerinde bahçe alanı ile birlikte geniş bir arazi çıkınca, ağaç sever köylü, yakın bir zaman önce, buraya çam fidanları dikmiş, mektep bahçesinin ortasına çocuklar için bir oyun parkı ve bir de havuz yaptırmışlardı. Havuzun içindeki suyun rengi, kullanılmadığından ve akıtılmadığından yeşillenmiş, yosunlanmıştı.
Sonbahar başı olmasına rağmen, o gün hava sıcaktı. Çocuk parkında, birkaç çocuk oyun oynuyordu. Bahçe duvarının bir başından öbür başına su arkı uzanıyordu. Köy çeşmesi, yıllardır yaz kış, şarıl şarıl akarken son yıllarda iyice azalmıştı.Bununla birlikte su arkı hep nemli kaldığından , arkın kenarları, mektep bahçesinin girişi, salkım söğütleriyle süslenmişti. Bu söğütlerin altında, çocukları seyrederken aklıma bir ‘muziplik’ geldi.
Mektep bahçesinin, tel çit ile çevrili tarafından bahçeye usulca girdim. Yavaş yavaş çocuklara doğru ilerledim. Çocuklar, benimle ilk kez karşılaştıklarından biraz tedirgin olmuşlardı. Yaşları dört ile dokuz arası idi.
“ Merhaba çocuklar, burada oyun oynamak için , park parası getirdiniz mi ?” diye sorunca, önce anlamamışlar gibi benim yüzüme , sonra da birbirlerine bakıştılar. İçlerinden en büyükleri , hiç beklemedikleri, bu saçma soruya,
“Paramız yok, para getirmedik. Niçin sordun?” diye karşılık verdi.
“Paranız yoksa burada oynayamazsınız.. Çocuklar , buraya park bekçisi olarak tayin edildim.Bundan böyle, burada oyun oynamak para ile. Hadi verin bakalım park ücretlerini.”
Çocuklar hep bir ağızdan, “Paramız yok.” diye keyifle bağrıştılar. Onlara göre , iyi ki paraları yoktu, değilse paraları ödemek zorunda kalacaklardı. Bu yüzden neşelendiler.
“Pekala, paranız yoksa babalarınızın maaşından keserim.”
Beş yaşında olan , hemen itiraz etti. “Ben babamın maaşından kestirmem.Hem benim babam bu köyün imamı.”
Yanına yaklaşarak saçını okşadım. İri ve siyah gözlerinden masumiyet akıyordu.
“Adın ne senin?”
“Ömer Faruk” dedi ve yanındaki kendinden bir yaş küçük kızı göstererek, “Bu da kardeşim, Eşe Nur.”
“Pekala, anlaştık. Sizin babanızın maaşından kesilmesin.”
Ömer Faruk, işi başarabilmiş olmanın mutluluğuyla , “Yaşasın!” diye bağırdı.
Esmer olan çocuğa dönerek adını sordum, “Velican .“ dedi. “ Ama amca, babamın maaşı yok ki . Gülşah da ablam.” diyerek orada bulunan dokuz yaşındaki en büyük çocuğu gösterdi. Zayıf , sarışın bir çocuk daha vardı. O da kendiliğinden konuşmaya başladı.
“Benim babam maaşlı. Fakat biz İstanbul’da kalıyoruz. Babamı bulamaz, maaşından da kesemezsin.”
“Tamam çocuklar.” dedim. “Babalarınızın maaşından kesilmeyecek, sizden de park giriş ücreti alınmayacak. Yalnız bunun karşılığında hep beraber şimdi, burada iş yapacağız.”
Yine hep bir ağızdan, “Ne işi? “ diye sordular.
“Şuradaki, en küçük çam fidanlarını sulayacağız. Bakınız boyunlarını bükmüş, bizden su istiyorlar.”
Gülşah, “Nasıl sulayacağız? “ diye meraklı gözlerle sorunca,
Ben de, “Çevremizden bulacağımız pet şişelerle sulayacağız.” dedim.
Çocuklar, pet şişesi bulmak için bahçeye dağıldılar. En küçükleri Eşe Nur , kendine göre boş bir gazoz şişesi bulmuştu. Diğerlerinin elinde, boş kola ve su şişeleri vardı.
Bazı çam ağaçlarına, yeteri kadar su verilemediği renklerinin sararmasından belli oluyordu.
Çocuklar ,suyu fidanların tepesinden aşağı dökmeyi seviyorlardı. Tepeleri ıslanan çam fidanları etrafa mis gibi bir koku yayıyordu. Bu güzel koku, sanki bizimle kurdukları bir diyalog, bir iletişimdi. Aklımdan neler geçiriyordum; fidanlar büyüyecek, çocuklar büyüyecek, çevre güzelleşecekti.Gün batacak, geceleri ay tepeden vuracak, el ele , kol kola dolaşacaklar, etrafı kahkahaya boğacaklardı . Dumansız, kirsiz tertemiz bir dünya kuracaklardı. Çocukluğumuzda biz öyle yaşamıştık.Bağlar, bahçeler, çayırlar otlar ve derelerden çağlayan sular vardı Son otuz yılda iklimin değişmiş olması, toprağı aç bırakmış, bahçelerden vazgeçilmiş, ağaçlar kendiliğinden kurumaya başlamıştı.
Mektep bahçesinde yeni tanıştığımız çocuklar, yaptıkları işin önemini kavramışlar, zevk ve istekle çalışıyorlardı.Eşe Nur, elindeki gazoz şişesini suya daldırıyor, suyun şişeye dolmasını keyifle seyrettikten sonra Velican’ın gösterdiği fidana koşarak gazoz şişesindeki suyu boşaltıyordu. Ömer Faruk, “Terledim.” diye üstüdekileri çıkarınca, arkasından “ Ben de. ” diyen Eşe Nur da soyunmaya başladı. Baktım hepsi de soyunacak, maaş kesimini gündeme tekrar getirerek soyunmayı yasakladım. Gülşah durmadan sorular soruyordu, “Amca, adın ne? Burada nerede kalacaksın? Evin nerede? Babamı biliyor musun? Yarın da gelecek miyiz?”
Ne kadar saf , ne kadar temizlerdi. Yüzlerindeki ifade ,onların günahsızlığının dışa yansımasıydı. Fidanlar da öyleydi. (c)
HÜSEYİN SEYFİ
Son Yorumlar