Category Archives: kategorisiz
Sanatçı aç duygulara vurur mu?
“Türkiye’de sanatçı olmak için gerekli olan nitelikler, biraz erotizm, sansasyon, üç beş ünlü adam ile kısa süreli ilişkiler ve mikrofon tutabilme yeteneği. Kimse sıfırdan yaratmıyor…” Milliyet Cadde, Mehveş Evin.
Popla dinleyici olarak da olsa bir ilgim yok. Ama yukarıda, sadece girişini aldığım yazı ilginç. Konu, yalnız popla ilgili görünse de tüm sanat dallarıyla ilgili. Problem aynı.
Ortalarda görünen ve kendilerine sanatçı denilen insanların eserleri büyük bir oranda yaratıcılığa dayanmıyor. Böyle olunca kopyacılık ön plana çıkıyor. Sesi taklit, resmi taklit, şiiri taklit olunca davranış da taklit ya da özenti oluyor, buna etkilenme diyorlar.
Sanat, günümüz anlayışına göre önemli olan pazar. Pazarda alıcı bulununca ürün de öylesine üretiliyor.
Malda olduğu gibi sanatta da seçici veya bilinçli tüketici az. İş sanattan anlayan toplum düzeyine varıyor.
Sanat, aynı zamanda kültür işi. Kültür, geçmişin birikimi, özü ve ona verilen değerle beraber, o toplumun yaşam şekli; düğünü, bayramı, eğlencesi, yemesi içmesi, giyimi kuşamı, şarkısı türküsü veya sosyal yaşamı…
Ülkemizde sanatçıya verilen değer ne kadar?
Ve sanatçılar kim?
Bu soruların yanıtı yok. Kim piyasada tutulursa…
Haksız rekabet ortamı.
Sanatçı sayılanlarla siyasetçi ilişkisi.
Yatak yorgan durumu.
Sonradan ve kısa sürede görenler.
Toplum yapısı, beğenisi, reklamlar ve bunun insan üstünde etkisi. Aynı toplumun eğitim durumu.
Toplum veya bireyin etkiye açık oluşu yani edilgenliği.
Dayatılan doğmalar ve imal edilen standartlar.
Toplumu uyutma yöntemleri…
Topluma şırınga edilen aydınlar.
Kısa sürede, terlemeden büyük para kazanmalar.
Daha niceleri…
Popülarite, aç duygulara vuruş; ister ithal, ister çalıntı pek fark etmiyor.
Kuru ve yavan. Kimse, bu kuruluk ve yavanlığı yeşertmeye niyetli değil. Neden yeşertsin ve gövertsin ki? O zaman, sayın Mehveş Evin’in dediklerinden kimse kalmayacak ortalıkta. Müşteri bilinçlenecek ve seçici olacak.Sahteleri gerçeklerinden ayıracak. Saç dökülüp kel görünecek.Hüseyin Seyfi
Modern insan ilkel insanı yedi
Haberi vermeden önce, bilimsel habere konu olan Homo Sapiens-Neanderthal hakkında bir iki cümlelik bilgi;
Neanderthal ile ilgili ilk bilgiye 1856 yılında Kuzey Almanya’da Duesseldorf yakınlarında Neander adlı bir vadide yapılan bir kazıda ulaşıldı.
Evrim teorisine göre Neanderthal modern insanın atası olarak kabul ediliyor.
İnsana çok benzeyen yaratık, günümüzden yaklaşık 300 bin yıl öncesinden başlayıp 30 bin yıl öncesine kadar yaşayan ve sonra yok olduğu belirlenen yaratığın, bilim adamlarınca modern insanın ortaya çıkışı ile ortadan kaybolması modern insanla yakından ilgili.
“Yaratık, insana o kadar benziyordu ki, daha bundan birkaç yıl öncesine kadar Neanderthal’a ait fosiller insanın sanılıyordu. Bu yaratık mağarada oturur, insan gibi ateş yakar, hayvan derilerini kaba saba terbiye edip giyerdi. Ve sağ elini kullanırdı.”(Türkiye Bilim Sitesi)
Bilimin en şaşırtıcı, en bilmeceli esrarı, Neanderthallerin ortadan nasıl kaybolarak yok oluşlarının sırrı çözüldü;
“Modern insan onları yedi,” diyor önde gelen bir fosil uzmanı.
Tartışılabilen bu fikir, Anthropological Sciense- Antropolojik Bilimler Dergisinde yayımlandı.
Yapılan kazılarla bulunan fosillerin incelenmesinden anlaşıldığına göre, Neanderthal’ın çene kemiği modern insan tarafından boğazlanarak ayrıldığı, etinin yendiği ve dişlerinin de kolye olarak kullanıldığı Fernando Rozzi tarafından dile getirildi.
Daha önemlisi, sağlam yapılı , insana çok benzeyen Neanderthal , 300 bin yıl buzul çağlarında ve erken taş devri döneminde taş alet kullanarak en güç şartlar altında, modern insan Avrupa’ya gelinceye kadar yaşamayı başarmış, fakat modern insan tarafından geyik keser gibi boğazlanmış ve 30 bin yıl öncesinde yok olmuştur.
Bazı bilim adamlarına göre Neanderthal, iklim değişiklikleri ile birlikte şiddete dayanamayarak tükenmiştir.
Son yıllarda yapılan kazılar, öldürülen Neanderthallerin vücutlarında diğer av hayvanlarında görülen taş alet izlerine rastlanmıştır.
Rozzi’ye göre, insanlar Neanderthallere saldırdılar, onları öldürdüler ve yemek için mağaralara taşıdılar. Kafatas ve dişlerini de kupa olarak kullandılar.
“Yıllardır insanlar yamyamlıklarını sakladı. Ama artık kabul etme zamanının geldiğini düşünüyorum” diyor Fernando Rozzi.
Fernando Rozzi binlerce yıl öncesi modern insanından bahsediyor.
Ya günümüz modern insanından binlerce yıl sonra kimler ve nasıl bahsedecek?
Hüseyin Seyfi
Kaynak: The Guardian-The Observer
Kapadokya’nın öteki yüzü
Kapadokya heykelleri çevreye sancı veriyor
Heykel deyince stilize de olsa insan düşüncesinde birtakım kavramlar belirir. İnsan, hayvan figürleri, bitki, doğa ya da sanatçının düşüncesinden yansıyan bir takım şekiller. Heykelin ya da bir sanat eserinin bulunduğu çevreye uyumu da önemli.
Avustralyalı heykeltıraş Andrew Rogers’in Kapadokya Karadağ sırtlarına yapmış olduğu yapıları ziyaret ettim bugün. Dağın en yüksek doruklarına Kayseri’den getirilen taşlar, üst üste beton ve demirle yapıştırılarak dik dörtgen sütunlar halinde taştan direkler dikilmiş. Dikilen kuru ve yavan bu sütunları çevre ile ele aldığınızda hiçbir anlam veremiyorsunuz. Sütunlardan bazılarının üstüne Fransız devrimini çağrıştıran, özgürlük, adalet, eşitlik,doğruluk dürüstlük gibi İngilizce Türkçe yazılar yazılmış. Bir tepede saydım on iki ayrı sütun var. Bunlardan biri bahar yağmur ve rüzgarlarına dayanamayarak devrilmiş ve içinde saklı olan makyajı çimento, demir ortaya çıkmış. “Ya dedim kendi kendime, benim gibi bir ziyaretçi kalsa ne olurdu bu ton ağırlığındaki taşın atında.”
Diğer yanda yenileri dikilmek üzere çukurlar kazılmış.
Tepenin birinin eteğine yapılan yapı, bende Çanakkale Abidesi’ni çağrıştırdı. Doğal bir kaya ile sanki bütünlük sağlaması açısından, kaya beyaza boyanarak yol şeklinde yapıya bağlanmış. Yapının boyu tahminen on beş metrenin üstünde. Sütun üstünde, “toprağın sesini dinle” yazılı. Burada rüzgar sesi var. Uygarlıklarla ilgili bilginiz varsa o sesi zaten duyarsınız. Üstüme devrilir korkusu ile yanında daha fazla kalamadım.
Tepe eteklerine at resmi ya da şekli olarak ağıl duvarı ile çizilen, fakat daha çok koyun ağıllarına benzeyen yapılar, bölgede eskiden beri bulunan koyun ağılları ile uyumlu sayılır.
Görülen yapılara üç yüz beş yüz metre uzaklıkta, o kadar üstün taş oyma ustaları var ki sergiledikleri eserleri seyretmeye doyamazsınız.
Kapadokya’da eski tarihten kalma insan eliyle yapılan tek bir heykel yok. Nemrut heykelleri gibi rölyef veya oyma heykeller bile göremezsiniz.. Burada heykeller doğal. Bunlara Peri Bacaları deniyor.
Uzun yıllar eski ve antika ile uğraştım. Bir iki dil bilirim. İlk gittiğim yerde müzenin yerini sorarım ziyaret etmek için. Eski çağ ile ilgiliyim. Kapadokya ilgi alanım. Fırsat buldukça burada yaya olarak dolaşmayı tercih ederim. Bazen günde 50 kilometre yürüdüğüm olur. Heykele, sanata karşı ilgiliyim. Buradaki yapılar için yer ve mekan seçimi yanlış.
Karadağ’ın üstündeki hakim tepelerin zirvelerine oturtulan yapılar, sanatçının reklamından başka işe yarayacağını ve bölgeye yakıştığını söylemek oldukça zor.
Kaba bir inşaat görünümünü andıran bu yapılara kim neden izin veriyor anlamak güç.
Kars’ta yıkımına karar verilen yapıtlar, resimlerinden gördüğümüz kadarı ile heykel denilebilecek bir özellik taşıyordu. Doğayı bozuyor muydu, bozmuyor muydu, görmeden bir şey söylemek doğru değil. Ama Kapadokya’da Karadağ üstüne yapılmış taş yapıların doğayı bozduğu kesin.Tıpkı Kapadokya Zelve’de yapımı durdurulan inşaat gibi. Burada doğa öksüz ve ilgisiz., heykeller çevreye sancı veriyor. Hüseyin Seyfi
Evet hayır’ın dansı
Bu günlerde Anayasa refarandumu üzerine televizyon kanallarında bol bol açık oturum panelleri izlemekteyiz. farklı görüşlere mensup kişiler konuyu tartışarak ve izleyenlere bilgi veriyorlar.
Diğer konularda olduğu gibi katılımcıların büyük bir çoğunluğu hazırlıksız geldiklerinden izleyicilerin bildiklerinden öteye geçemeyerek oylanacak Anayasa metinlerini yuvarlak sözlerle açıklamaya çalışıyorlar.
Panel veya açıkoturuma katılanlar sanki bir saat öncesinden acele davet edilmiş ve hazırlıksız gelmişler gibi konunun inceliklerine inmekte güçlük çekiyorlar. Oysa konu yaşamsal öneme sahip. Üzerinde günlerce çalışılması, hazırlık yapılması gerekiyor. Çünkü, halk konu hakkında aydınlanmak istiyor.
Değiştirilen anayasa taslağının, TBMM’inde yangından mal kaçırır gibi hızlı bir şekilde kabul edilmesine benzer bir şekilde, tartışılması da bir kargaşa içinde geçeceğe benziyor.
Anayasa, her yurttaşın günlük yaşamı ile ilgili.
Siyasi iktidarlar gelip geçici. Liderler de öyle.
Dürüstlük, doğruluk ve iyi niyet kavramlarının kişiler üzerinde yasalarla bağlayıcılığı olmadığı sürece sadece sözlerde kaldığı ve yaşamsal bir anlamının olmadığı açık. İktidarlar insiyatifine bırakılmış hak ,adalet ve özgürlüklerin temelinin ne kadar sağlam olabileceği yaşanan deneyimler içinde görülmekte.
Doğruluğun, dürüstlüğün, milliyetçiliğin, toplumculuğun tanımlarına uygun olarak aynaya bir bakabilsek ve Avrupa tamam dedi, Amerika uygun dedi, beklenti ve sözlerinden vazgeçip kendimize dönebilsek o zaman evet ve hayır’ın dansını kavramış olacağız. Hüseyin Seyfi
sakala göre tarak vurma, takiye
“Sakala göre tarak vurma”
“Ortama göre davranış sergileme”
“Araziye göre renk değiştirme”
“Takiye yapma”
“Oyalama, aldatma”
Yukarıda tırnak içine alınmış söz veya terimler , ne yazık ki, dış ve iç siyaset içinde sık sık kullanılıyor. Irak, ABD ve AB ‘nin Türkiye ile ilişkilerinde durum açıkça gözleniyor. Bunlar, dış siyasetin Türkiye gündemi içindeki problemleri. Taraflar durumun farkına varsalar bile bunu net bir şekilde dile getiremiyorlar.
İç siyaset için de durumun farkı yok. Bazı partilerin birbirine ve kamuoyuna karşı tutumları samimi değil. Seçmen tavrına veya ortama göre değişiyorlar. Ayrıca yasalardan kaynaklanan engeller karşısında kendilerini gizlemeyi tercih ediyorlar.
Takiye sözcüğü günümüzün modası. Ülkemizde takiye yapanlar ve onlara karşı çıkanlar. Gerçek niyetini saklayanlar veya saklama ihtiyacı duyanlar. Takiye sözcüğünün içeriği dinsel, mezhepsel olmasına rağmen günümüzde siyasi anlamlarda kullanılıyor.
İnsanın olduğu gibi görünmemesi ; “Sakala göre tarak vurma, ortama göre davranış sergileme, araziye göre renk değiştirme, takiye yapma, oyalama aldatma” davranışları, insan karakterindeki oynaklıktan mı, korkaklıktan mı, kurnazlıktan mı, yoksa çıkar düşüncesinden mi kaynaklanıyor? Hüseyin Seyfi
Fluxus Nedir
Fluxus Latince kökenli bir sözcük.
Fluxus sözcük olarak İngilizce ‘flow’ (akma, akış, akıntı, cereyan) sözcüğü ile anlam bakımından benzerlik taşıyor.
Fluxus 1960-1962 yılları arasında başlatılan ve günümüze dek süren bir sanat akımı. Fluxus sanatı, Litvanya asıllı Amerikalı sanatçı George Maciunas ve John Cage’in 1957-1959 yılları arasında “deneysel kompozisyon derslerine devam ederlerken tanışmaları esnasında doğmuştur.
Önceleri müzikle başlayan bu sanat akımı, sanatın diğer dallarını da kapsamaya başlamıştır. Bu sanat dalının doğmasına yol açan öncülerin amaçları, sanatta devrimsel bir gelgitin oluşmasını sağlayarak karşı sanatı da yaratmak olarak açıklanabilir.Yaşayan sanatın ve karşı sanatın iyi anlatılmasını ve ilerletilmesini savunurlar. Bunun nedenini de sanatsal olmayan gerçekliğin, yalnız eleştirmenler, sanat severler, profesyonellerce değil herkes tarafından kavranabilmesi olarak açıklar.
Fluxus, ‘Dada’ ile ilişkilendirilebilir. Farklı, görsel, müzik ve edebiyat gibi sanatsal dalların harmanlanarak elde edilen yeni bir karışım şeklinde tanımlamak olasıdır.
Fluxus’da şiirler, çoğu zaman, boyanmış, çizgiler ve çeşitli şekillerdeki harflerle elde edilen bir armonidir. Bazen bu harflerin veya şekillerin altına düz yazı zemin olarak kullanılır. Belirlenmiş bir biçim olmasa da Fluxus sanatının dalları arasında birbirine benzerlikler göze çarpar.
Fluxus geniş bir şekilde insan yaratıcılığına, kültürüne ve bilincine odaklanmıştır. Konuya, gündeme ve sanat tarihine bağlı değildir.Fluxus sanatında konular önceden belirlenmez süreç içinde rastlantılara bağlı olarak ortaya çıkar. Çok çeşitli kavram ve düşüncelerin araştırılıp, açılmasıyla ortaya çıkmıştır.
Fluxus müzik sanatçıları ellerinde ne varsa, mevcut olanla çalışırlar. Geriye kalanı grup içindeki kişilerin bireysel yaratıcılığına ve aralarındaki işbirliğine kalmıştır.
Fluxus, sanatta ticarete ve mevcut sanatsal duyguya karşı çıkar.Yüksek sanatı ve sanatta pazarcılığı ret eder. Mantığa aykırı yeniliğe karşı değildir.
1963 yılında, George Maciunas (1931-1978) tarafından hazırlanan Manifestoda, burjuva içindeki profesyonel, ticaretleşmiş, hasta aydın kültürünü temizlemek, dünyanın ölmüş çürümüş, yapay, taklit, soyut, hokkabaz sanatlarını silmek, .Avrupacılığı atmak, sosyal, politik ve yenilikçi kültürel hareketlerle kaynaşarak yaşayan gerçek sanatta ilerlemek olarak açıklanmıştır.
Fluxus sanat akımı geleneksel ve profesyonel sanata karşı bir duruş sergiler.
Özellikle Amerika, Avrupa ve Japonya’da kök salmıştır.
Doğal ve yaratıcı bireysel seslerin notaya dökülmesi, müziğin kaynağını oluşturur.
Bir video gösterisinde bu sanat dalı şöyle açıklanmaya çalışılıyor;
Geniş bir salon içinde yerlerini almış seyirciler, önlerinde sahne.Biraz sonra konser topluluğu sahnede yerlerini alacak havası var.
Sahnede şık giyimi ile orkestra şefi belirir. Seyircileri selamladıktan sonra sahneden inerek dışarı çıkar ve elinde, çatal, kocaman bir merdivenle sahneye tekrar gelir. Merdiveni sahneye yerleştirdikten sonra sahneden ayrılır.Biraz sonra yine aynı adam, bir elinde boş bir leğen ve öteki elinde de dolu bir çaydanlıkla sahnede tekrar görünür. Seyircilerde çıt yoktur. Pür dikkat izlerler. Şef, elindeki leğeni merdivenin ayağına bırakır ve öbür elindeki su dolu çaydanlıkla merdivene tırmanır. Merdivenin tepesinden aşağı, çaydanlıktaki suyu, çaydanlığın ağzından yavaş yavaş leğene boşaltırken su sesi işitilir. Seyirciler o zaman, o sesin bir müzik olduğunu anlarlar ve çılgınca alkışlarlar. Şef alkışlar arasında, bir orkestra yönetmiş gibi seyircileri selamlayarak salondan ayrılır.
Kaostan etkilenmiş bir sanat dalı olarak adlandırılabilir Fluxus. Bağımsız , kaygısız, doğal, yaratıcılığa dayanan , özgür bir sanat akımı. Hüseyin Seyfi, şiiri özlüyorum, 32.sayı
Tijen Mergen’in anlattıkları ve 12 Eylül
12 Eylül 1980 hareketinin on gün kadar sonrasıydı.Üç adıma, dört adım ölçüsünde bir yerde, geceli gündüzlü otuz üç kişi kaldık. Bu daracık yerde herkes birbirini tanıyordu. Tanımayanlar da yirmi gün süre içinde tanıştı.
Köyden alınan Mustafa’nın hikayesi ilginçti.Mustafa’nın Anlatımıyla;
“Köye askeri bir cemse geldi. Başına çokuştuk.Arabadan inen asker,Halk Odası başkanını sordu, Alamanya’da dedik. Yardımcısı dedi, epeydir, köyden ayrıldı deyince, komutanım, ben üyesiyim, bir diyeceğiniz varsa buyurun emrinizdeyim dedim, Komutan, atın şunu arabaya dedi. Ve böylece geldim buraya. Kırk günlük bebeyi beşikte bıraktım, doya doya yavrumu sevemedim bile.Ben ne yaptım diye düşünüp duruyorum. Ah, şu çenem…”
Bulunduğumuz karakol nezarethanesinden komando taburuna nakledilecektik. Komutanın elinde liste tek tek isimleri okuyor, ellerimizden birbirimize kelepçeliyor,bizi tabura götürecek arabaya bindiriliyorduk. Listeden Mustafa’nın adı çıkmayınca, komutan sordu.Mustafa da nasıl içeri düştüğünü anlattı. O zaman “haydi git evine” deyince , dünyalar Mustafa’nın oldu. “Hay Allah sizden razı olsun” diyerek karakolun kapısından ayrıldı. Hatırladığıma göre Mustafa on iki gün kadar nezarethanede kalmıştı.Bir daha da Mustafa’yı arayan soran olmadı.
Mehmet Ali Birand soruyor Tijen Mergen’e,
“Suçun Ne?”
“Galiba kızların eğitimine destek olmak anladığım kadarıyla…dernek faaliyetleri,derneklerle ilgili yapılan çalışmalar…üç gün boyunca, niye ben, ne yaptım ben , diye düşünüp durdum zaten…bu kadar az done ile bir insanı şüpheli duruma sokarak üç gün boyunca, hayatımdan üç gün gitti…24 veya 27 kişiydik…Bir öğrenci ile kaldım. Tıp fakültesi 3. sınıfta bir öğrenci. O, anlamamış ne için alındığını. Ben kimliğimi kaybettim,biri buldu da bir şey mi yaptı, diye düşünüyor…”
Ha Tijen Mergen, Ha Mustafa
Ha 12 Nisan, ha 12 Eylül.
Sanat ve Sanatçı
İnsanoğlu var olduğundan bu yana güzeli, iyiyi bulmak için kendince arayışlara girmiş, önce kendini düzeltmekle başlamış işe, sonra doğadaki diğer güzelliklerle buluşarak onların içine kurulmuştur.
Sanat her şeyden önce bir güzelliktir.Sanatçı ise durmadan bu güzelliğin peşinde koşan ve onu yakalayabilen kişidir.
Sanat, içimizdeki iyilerin dışa vurumudur. Bazen bir coşku, bazen bir boşalma olarak karşımıza çıkar.
Sanata önem veren ve bunu içinde duyan birey ve toplumlar daha barışçıldırlar. Sanatın özü duygulardır. Duyguların kaynağı sanatçının içidir.
İnsanın sanat karşısındaki tepkileri ruhundaki öz-e göredir. Bu öz içimizdeki mayadır. Duygularımız, içimizdeki bu öz mayaya göre yoğunlaşır ve bu yoğunlaşma sanatı doğurur.Sanat, geçmişin bir yansımasıdır . sanatı
Sanatı yapan da, alan da geçmişten esintiler içindedir. Sanatın mayası geçmiştedir. Buna kültür de diyebiliriz.
Sanatın içindeki gelecek ise, bir önsezi , bir İçe doğma veya kurgulamadır .
Sanatın içinde bir renk, bir gölge, bir satır, bir köşe, bir nokta veya bütün, farkında olmasak da bizi geçmişimizle buluşturur, geçmişten bir pencere açar, belki de bilinç altımızdaki anılarımızı canlandırır .İnsan doğasının ilkelliği, özgünlüğü, çıplaklığı o pencereyi açınca , sanat karşısındaki duyduğu kıpırtı damarlarına yayılır.Tüm ruhunu saran bir hoşluk hisseder. Burada sanat yolculuğu başlar; sanatçı ve sanatsever bu yolculukta birliktedirler ve benzer duyguları taşırlar .Sanatseverin bizzat kendisi sanat eseri üretmeden ,yani sanatçı olmadan bile sanat ruhu taşıdığından , bir resim bakarken, müzik ve şiir dinlerken, tiyatro seyrederken sanatçı ile benzer duygular içine girer. Bu duyguya sanat duygusu adı verilir.
Sanatçı , sanat ruhu taşımanın ötesinde bu havayı resme, söze,ritme, gösteriye, yazıya veya estetik bir şekle, biçime dönüştürür.
Filozof ve bilim adamlarının bulunduğu yerlerde her zaman sanat da varolmuştur.Sanat onları, onlar sanatı yarattıklarından; Büyük Lider Atatürk tarafından, sanat, milletlerin hayat damarları olarak gösterilmiştir.
Hüseyin Seyfi/ Avanos

