Category Archives: Makale

Sanatçı aç duygulara vurur mu?

Sanatçı aç duygulara vurur mu?

  “Türkiye’de sanatçı olmak için gerekli olan nitelikler, biraz erotizm, sansasyon, üç beş ünlü adam ile kısa süreli ilişkiler ve mikrofon tutabilme yeteneği. Kimse sıfırdan yaratmıyor…” Milliyet Cadde, Mehveş Evin.

Popla dinleyici olarak da olsa bir ilgim yok. Ama yukarıda, sadece girişini aldığım yazı ilginç. Konu, yalnız popla ilgili görünse de tüm sanat dallarıyla ilgili. Problem aynı.

Ortalarda görünen ve kendilerine sanatçı denilen insanların eserleri büyük bir oranda yaratıcılığa dayanmıyor. Böyle olunca kopyacılık ön plana çıkıyor. Sesi taklit, resmi taklit, şiiri taklit olunca davranış da taklit ya da özenti oluyor, buna etkilenme diyorlar.

Sanat, günümüz anlayışına göre önemli olan pazar. Pazarda alıcı bulununca ürün de öylesine üretiliyor.

Malda olduğu gibi sanatta da seçici veya bilinçli tüketici az. İş sanattan anlayan toplum düzeyine varıyor.

Sanat, aynı zamanda kültür işi. Kültür, geçmişin birikimi, özü ve ona verilen değerle beraber, o toplumun yaşam şekli; düğünü, bayramı, eğlencesi, yemesi içmesi, giyimi kuşamı, şarkısı türküsü veya sosyal yaşamı…

Ülkemizde sanatçıya verilen değer ne kadar?

Ve sanatçılar kim?

Bu soruların yanıtı yok. Kim piyasada tutulursa…

Haksız rekabet ortamı.

Sanatçı sayılanlarla siyasetçi ilişkisi.

Yatak yorgan durumu.

Sonradan ve kısa sürede görenler.

Toplum yapısı, beğenisi, reklamlar ve bunun insan üstünde etkisi. Aynı toplumun eğitim durumu.

Toplum veya bireyin etkiye açık oluşu yani edilgenliği.

Dayatılan doğmalar ve imal edilen standartlar.

Toplumu uyutma yöntemleri… 

Topluma şırınga edilen aydınlar.

Kısa sürede, terlemeden büyük para kazanmalar.

Daha niceleri…

Popülarite, aç duygulara vuruş; ister ithal, ister çalıntı pek fark etmiyor.

 Kuru ve yavan. Kimse, bu kuruluk ve yavanlığı yeşertmeye niyetli değil. Neden yeşertsin ve gövertsin ki? O zaman, sayın Mehveş Evin’in dediklerinden kimse kalmayacak ortalıkta. Müşteri bilinçlenecek ve seçici olacak.Sahteleri gerçeklerinden ayıracak. Saç dökülüp kel görünecek.Hüseyin Seyfi

Almanya’da Müslüman yabancılar üstüne sosyolojik bir araştırma

Almanya’da Müslüman yabancılar üstüne sosyolojik bir araştırma

Alman SPIEGEL , Müslüman yabancılar üzerine üç Üniversitenin katılmış olduğu ve 760 sayfa tutan bir araştırmanın altı çizilen bazı bölümleri yayınlandı. Yayınlanan bölümlere göre konu, ayrışma ve entegrasyon-bütünleşme. Yüz yüze , anket, telefon görüşmeleri ile birlikte gazete arşivlerinden de yararlanılan geniş kapsamlı araştırma İçişleri Bakanlığına sunuldu.

Alman İçişleri Bakanı, Bild’e verdiği demeçte, Almanların yabancıların kimliğine, orijin ve kültürüne saygılı olduklarını ancak otoriter, anti demokrat ve fanatik dindarlığın Almanya’ya ithal edilmesini kabul etmeyeceklerini vurgulayarak, özgürlük ve demokrasiye karşı çıkanların geleceklerinin olmadığını belirtti.

 

Elde edilen sonuçlardan rasgele ilgimi çeken bazı satırbaşları şöyle:

Alman vatandaşlığına geçen Müslümanlar bile, çoğu Alman’ın kendilerini terörist olarak gördüklerini söylüyor.

Alman vatandaşlığına geçmemiş, 24 ile 32 yaş arası göçmen Müslümanların %24’ü bütünleşme- entegrasyon fikrine büyük direnç gösteriyor.

Alman pasaportuna sahip olmayan her dört gençten biri entegrasyonu reddediyor.

Müslüman çoğunluğu Alman toplumunun bir parçası. Gençliğin %25’i bu konuda sorun yaşıyor. Bu konuda önlem alınmazsa davranış ilerde şiddete dönüşebilir. Çünkü sosyal politikaların başarısızlığı yüzünden anti demokratik duygularla birlikte şiddet eğilimleri artıyor.

Din, nadiren radikalleşme nedeni. Çok az Müslüman göçmen İslamı radikal yorumluyor.

Almanya’daki göçmenler kendilerini evlerinde gibi mi hissediyorlar ve Alman kültürünün bir parçası olmak için hazırlar mı?

Yapılan araştırmaya göre, %20 azınlık entegrasyona ve Batı kültürüne derin bir kuşku ile bakıyor.

Kendine rehber arayan gençler Salafi imamlarının ağına düşüyor. Bunu anlamı şiddetle buluşmanın ilk adımı olarak yorumlanıyor.(Salafi: İslamı katı kurallarla-radikal yorumlayan)

10 yıldan beri çalışma ve araştırmaları yayınlanan toplum bilimcisi Wilhelm Heitmeyer, son araştırmayı SPIEGEL dergisine değerlendirmiş, çok kısa özetle,

Sosyal bölümeler toplum duyarlılığını aşındırıyor ve toplumu zehirliyor. Sosyal ayrışmalar özellikle dezavantajlı gruplar- yoksullar, engelliler, evsizler, işsizler için tehlikeli. Sosyal ve ekonomik dengesizlikler, toplumdan altgrupların dışlanmasını getiriyor.

Yabancı ayrımcılığı düşmanlıkları körüklüyor. Özellikle 60 yaş üstü gruplarda bu eğilim var.  Yaşlıların inanırlılığı gençler arasında fazla olduğundan yabancı düşmanlığı üzerine, yaşlılar gençleri bir anlamda tahrik etmiş oluyor.

10 yıl öncesine göre bugün toplum daha fazla bölünmüş durumda. Bilhassa 2008 ekonomik krizinden sonra işsizliğin artması ile birlikte yabancı düşmanlığı, ırkçılık, kötüleme karalama tekrar yükselişe geçti.

Toplumun %92’si zengini daha zengin, fakirin daha fakirleştiğini düşünüyor.

Müslümanlara karşı kuşkulu yaklaşan ve onlara karşı düşmanca duygular besleyen, yapılan bir ankete katılan Almanların 52’si Müslümanların yoğun yaşadığı semtlere gitmekten çekiniyor. Bu düşüncede olanlarda yedi yıl öncesine göre %6 artış gözleniyor.

11 Eylül 2001 olayı ve ekonomik krizler düşmanlığı körükledi. Böyle olaylar toplumu sinirli ve gergin kılıyor.

İnsanları tekrar birbirine yakınlaştırmak için, sosyal dengesizliği iyileştirmek, tüm insanlar arasındaki eşitsizliği belli bir seviyeye getirmek gerekiyor. Eşitlik insanlarda duygusal ve fiziksel bütünlüğü getirir.

Merdivenin en tepesindeki ile en altındaki fark büyük. Durum böyle olunca en alttakinin haysiyet ve itibarı ne kadardır? Almanya’da insan şeref ve haysiyeti en yüce değer olarak görülür ve ona dokunulmazdı. Bundan sonra bu gidişle bu yüce değer aşınacak gibi…

Hüseyin Seyfi

Kaynak: SPIEGEL online.com

Okullarda disiplin sorunu

Okullarda disiplin sorunu

 

Son yıllarda okullarda daha sağlıklı, daha özgür ortamlarda eğitim öğretim yapılacağı düşünülürken, tersine, disiplin kurallarına uyulmadığı, ders esnasında bazı  öğrencilerin sınıf havasını bozdukları, huzursuz kıldıkları ve dersin akıcılığına engel oldukları yönünde.

Toplumdaki çarpık değişimin getirdiği yozlaşma, başta ebeveynler olmak üzere çoğu öğrencileri etkilemekte ve onları en küçük konularda bile şiddete yöneltmektedir.

Şiddetin var olduğu her yerde olan yıkım, eğitim alanında da aynı sonucu göstereceğine kuşku yok.

Okullarda , vurma, itme, düşürme gibi doğrudan fiziksel şiddetler olabildiği gibi, tehdit, korkutma yıldırma, sindirme, bağırıp çağırma, küfür, aşağılama, yalnız bırakma gibi duygusal şiddetler de olabiliyor.

Şiddet  çoğunlukla çevreden kaynaklı. Çevrenin içinde en başta aile yer alıyor. Ailesinde sevgisiz büyüyen, şiddete tanık olan çocuk şiddete meyilli oluyor.

Aile içinde kavga, alkol, anne baba ayrılıkları, sosyo ekonomik durumda ani düşüşler çocukta şiddet, kin ve nefret duygularını kamçılıyor.

Bazı ailelerin, öğrenci ve okul arasında geçen aslında eğitim açısından değersiz veya çok küçük, fakat çocuğun abartarak anlattığı  konularda, çocuğunu koruma duygusu içinde hışım ve sinirle okula gelmesi, çocuğun gözü önünde okul idaresi veya öğretmenle tartışması,  tehdit etmesi, çocukta kurallara karşı negatif duyguların gelişmesine neden olmakta, öğrenci en değersiz olayda bile velisinin müdahalesini istemekte, sonuçta eğitime müdahale olmaktadır. Bazen böylesi bir olay siyasi boyutlar bile kazanabilmekte ve eğitimci üzerine gereksiz psikolojik baskılar getirebilmektedir. Bu nedenle son zamanlarda  ilgililerce, “neme lazımcılık, durumu idare etme, gelen ağam giden paşam, işimi yaparım anlayan anlar anlamayandan bana ne, bana değmeyen yılan bin yaşasın”  tutum ve davranışları gözlenebilmektedir.

Hemen hemen her gün şiddet haberlerinin verildiği, şiddet içeren filmlerin gösterildiği ülkemizde çocuklar olumsuz etkilenmektedir.

Giderek artan bir şekilde, öğrenci ile öğrenci- öğretmen ile öğrenci arasındaki ilişkilerde olması gerekenin ötesinde uyumsuzluklar ortaya çıkmaktadır.

Disiplin, kısaca kurallara uyumu sağlama çabasıdır.

Kurallara uyma davranışını gösteremeyen çocuklara nasıl davranış sergileneceği tartışma konusudur.

Davranış değişikliği öğrenme ve güvene dayalı olarak farklı süre içinde gerçekleşir.

Eğitim içinde disiplin, örnek davranışlarla gerçekleştirilebilir.

Çocuk karakter ve mizacı gelmiş olduğu çevreye ve genetik özelliğe bağlı olarak farklı farklıdır. Bu farklılıklar göz önünde bulundurularak disiplin uygulanır.

Uygulanacak yöntem ödül ve cezadır. Sevgi, teşvik, özendirme, dikkat çekme, mahrum bırakma, yeteneğini ortaya çıkarma gibi basit yöntemler buna dahildir.

Eğitim içinde, olumsuz bir davranışın cezalandırılması, olumlu bir davranışın da ödüllendirilmesi bilenen yöntemlerdir. Burada bilinmesi gereken ceza ve ödülün nasıl ve ne zaman olacağıdır.

Ödül ve cezanın davranışla desteklenmesi amaca ulaşmada etkili olacaktır.

Cezaya, ses tonu, bakış, sevdiği şeylerden mahrum bırakma, uyarma, davranış yanlışlığını anlatma gibi örnekler verilebilir. Burada yapılacak iş, eğitimcilerin ve yöneticilerin kendi aralarında iş birliği yaparak problemli çocuğa tutarlı bir şekilde aynı davranışı gösterme becerisini sergileyebilmeleridir. Bu işbirliğine velilerin de katılarak belli bir zaman diliminde sürekli davranış değerlendirmesi yapılması, önlemlerin birlikte alınması olumlu sonuçlar kazandırabilir.

Sınıflarda bulunabilecek bir iki problemli çocuk, tüm sınıfı kaynatabilmekte eğitimde verimi yarı yarıya düşürebilmekte ve diğer çocukların dersi izlemelerine, derse odaklaşmalarına ve dersi anlamalarına engel olabilmektedir. Öğretmenin sözlü olarak uyarmaları yarar sağlamamaktadır. Böyle çocuklara profesyonel  rehberlik gerektiği düşünülse bile onların da nicelik ve nitelik yönünden yeterlilikleri, uzmanlıkları  tartışılabilir.

Sokaktaki şiddet ve uyumsuzlukların, hırsızlıkların, adam öldürme yaralamaların, tecavüzlerin kökeninde ve büyük bir oranda, İlköğretim eğitimindeki çarpıklıkların neden olduğu söylenebilir.

İyi bir gözlem yeteneğine sahip bir eğitimci çocuğun üzerinde geleceği tahmin edebilir. Negatif tahminlerde, ne yazık ki eğitimcinin tek başına yapabileceği bir şey yok. Sorun programda da değil.

Ana sorun, konu üzerine olması gereken birimlerin eksikliği veya mevcutların yetersizliği.

Okullarda disiplin sorunu, sokakta şiddet, gasp, tecavüz, yaşamda kurallara uyumsuzluk gittikçe büyüyen problemler.

Çözüm, değiştirilebilen bir sistem içinde, okul eksenli başta aile eğitimi ve eğitimci yeterliliği.

“Öğretmenlik,  düzgün sıralarında oturan bir sınıfın önünde durup sadece ders vermek olsaydı herhalde dünyanın en kolay mesleği olurdu.” Hüseyin Seyfi

Efelenme güç gerektiriyor

Efelenme güç gerektiriyor

                                Efelenme güç gerektiriyor

 Lisan olarak dil, düşünce ve duyguların sözle açıklanmasının  yanında bir ulusun zaman içinde tecrübeleri ile yoğurup, biriktirip taşıdığı bir kültür kurumu.

Her ulusun dili, aynı zamanda o ulusun kültüründen izler taşıyor.

Güzel Türkçemiz içinde yer alan özlü sözlere, deyimlere , ata sözlerine  geniş anlamlar yüklenmiş.

“Efelenme”, dikleşme, kafa tutma anlamına geliyor. Genelde argo olarak kullanılsa da taşıdığı anlam geniş. Sahip olunan güç ve kuvvetin üstünde bir karşı koyma, itiraz etme anlamı yüklü bünyesinde.

Çevrenize bir bakın, ya da düşünün;

İnsan yapısından mı, yoksa oluşan şartlardan mıdır, bünyesinde diktatör-otokrat, şiddet  taşıyanlarda veya bu yapıya eğilimli olanlarda  “efelenme” davranışı yaygın.

Kimine göre bu yapıdaki insanlar hasta ruhlu ve çılgın. Kimine göre de cesaretten kaynaklı. Efelenme davranışı gösterenlerin arkasında, az ya da çok körü körüne veya çıkar hesaplarıyla bağlı bir kitle olduğu kesin ve bunların çevresi aynı kitle tarafından örülü.

Efelenme çocukluktan beri bastırılmış duyguların açığa çıkması olarak tanımlanabilir mi? Bu konuda bilimsel araştırma yapanlara sözü bırakmak yerinde.

Napolyon, Hitler, Musolini gibi eski efelenenlerin sonlarını görmesek ve unutsak dahi  

zamanımızda Saddam Hüseyin , Kaddafi  uluslar arası efelenenlere iki önemli örnek.

 Uluslar arası efelenme, liderlerin kendileri açısından hem de temsil ettikleri ulusları açısından tehlikeli.

Topraklarında petrol gibi  geniş yer altı zenginlikleri barındıran veya Türkiye örneği coğrafi konumları itibarıyla küresel önem taşıyan ülke liderlerine bu çıkar dünyasında efelenme hiç gelmiyor.

Libya’da kaç suçsuz kadın,  erkek,  çocuk öldürüldü ve  öldürülmeye devam edecek belli değil.

Suriye’de aynı şekilde çatışmalar.

Kosova, Bosna, Afganistan, Irak yakın geçmişte önümüzdeki örnekler.

Petrol düşkünü batılı ülkelerin tuzakları ve tuzağa düşenlere zamanında müdahale.

Müdahale sonunda olayların, iç çatışmaların kesilmesi olası mı? Uluslar arası askeri müdahale  sonunda ülke bütünlüğünü koruyarak iç çatışmaların bittiğine dair bir örnek yok. Irak’ta, Afganistan’da olaylar devam ediyor. Eski Yugoslavya paramparça.

Çağımızda ülke çıkarları insani düşüncenin önüne geçiyor.

Dış politika duygusal davranışa gelmiyor. Eski dostluklar bir anda unutuluyor.

Yeter ki oyuna gelinmesin, fırsat verilince bir anda başınıza üşüşenler sizi yaptığınıza yapacağınıza pişman ediyor.

Efelenme güç gerektiriyor, değilse bu dünya efelenmeye hiç gelmiyor. Hüseyin Seyfi.

Demokrasiyi giydirmek domino ve santranç

Demokrasiyi giydirmek domino ve santranç

 

 

Demokrasi, son zamanlarda dünyanın kullandığı  moda sözcük. Yanına insan haklarını ve özgürlüğü de takınca yollar dümdüz oluyor. Bu üç terim veya sözcüğün açılımları da çok. Bireysel, toplumsal, ulussal, evrensel, hak, hukuk, adalet, sosyal denge…

İletişim alanındaki teknolojik gelişmeler bireysel özgürlükleri de ön plana çıkardı. Bu konu en başta kadın hakları ile ilgi gördü.

Geleneksel yaşam biçimine alışmış ve eğitim düzeyi düşük toplumlarda, hak hukuk , adalet, sosyal denge, saygı sevgi, görev sorumluluk çizgilerinde kargaşa doğdu.

Etnik yapılar toplumsal alanda sancılar yaratmaya başladı. Mücadeleler, savaşlar ve bunların üstüne uluslar arası veya süper gücün müdahaleleri ile bir devlet beş- on devlet doğurdu.

Özgürlük, bağımsızlık mücadeleleri ilk çağlardan beri mevcut. Yerliler ve zencilerle beyazların- kölelerle efendilerin, sınıfsal anlamda, güçlü ile zayıfın, iktidarla muhalefetin mücadelesi hiç bitmedi.

Gündemde demokrasi var. Bu uğurda demokrasi savaşları veriliyor. Savaşlar kanlı görünüyor. Oysa demokrasi bir süreç meselesi hem de uzun bir süreç. Bu sürecin içinde başta eğitim var. Eğitime bağlı olarak sosyal değişim, üretim ve artı değer. Eğitim, sonuçlarını en az yirmi beş yılda veriyor. Ve arkasından nesil değişimi.

Türkiye bir Asır’a yakın  zamandır tam demokrasiye geçemedi. Demokrasinin en önemli kurallarından seçim sistem ve biçimi  Türkiye’nin çoğu yörelerinde tam oturmadı bile. Seçme hususunda korku ve tehdit hakim. Bireylerin özgür iradelerine bağlı olarak bizzat kendilerinin oy kullanıp kullanamadıkları en yetkili ağızlarca tartışılıyor.

Ortadoğu ve Arap ülkelerindeki son durum;

 Irak’a Amerika sayesinde demokrasi geldi! Her gün onlarca insan ölüyor. İnsanlar yoksul ve perişan. Afganistan’ın durumunu Allah kimsenin başına vermesin.

Gündemde Kuzey Afrika ülkeleri, daha düne kadar Ortadoğu ve Arap ülkeleri içinde, Amerika tarafından Mısır örnek gösteriliyordu. Sözde Türkiye’nin de önündeydi. Ne oldu? Milli irade bir anda toz duman oldu Mısır’da. Çünkü irade milli değildi.

Domino etkisi adı verilen ayaklanmalar, gösteriler Kuzey Afrika ülkelerinde bir biri ardına ortaya çıktı.

Son olarak Libya olayları dünyanın gündeminde. Amerika korkusu sardı bölgeyi. Irak’a benzer bir operasyon yapılmasından endişe ediliyor.Demokrasiyi getirme iddialarına kimse inanmıyor, bizzat dış basına yansıyan yorum ve yazılardan anlaşıldığına göre, buna Amerika vatandaşları da dahil.  İşin arkasında doğal zenginlikler- petrol olduğu artık saklanamaz bir gerçek.

Libya’da ve çevremizde olan bitenler Türkiye’yi yakından ilgilendiriyor. Türkiye’ye getirileri ile birlikte, aileleri de düşünüldüğünde Libya’daki 25 bin Türk, az bir rakam değil.

Türkiye çıkarlarını ve geleceği düşünmek zorunda. Çünkü domino oyunu bitmek üzere, sırada dama veya satranç olabilir. Hüseyin Seyfi.

Evet hayır’ın dansı

Evet hayır’ın dansı

Bu günlerde Anayasa refarandumu üzerine televizyon kanallarında bol bol açık oturum panelleri izlemekteyiz. farklı görüşlere mensup kişiler konuyu tartışarak ve izleyenlere bilgi veriyorlar.

Diğer konularda olduğu gibi katılımcıların büyük bir çoğunluğu hazırlıksız geldiklerinden izleyicilerin bildiklerinden öteye geçemeyerek oylanacak Anayasa metinlerini yuvarlak sözlerle açıklamaya çalışıyorlar.

Panel veya açıkoturuma katılanlar sanki bir saat öncesinden acele davet edilmiş ve hazırlıksız gelmişler gibi konunun inceliklerine inmekte güçlük çekiyorlar. Oysa konu yaşamsal öneme sahip. Üzerinde günlerce çalışılması, hazırlık yapılması gerekiyor. Çünkü, halk konu hakkında aydınlanmak istiyor.

 Değiştirilen anayasa taslağının, TBMM’inde  yangından mal kaçırır gibi hızlı bir şekilde kabul edilmesine benzer bir şekilde, tartışılması da bir kargaşa içinde geçeceğe benziyor.

Anayasa, her yurttaşın günlük yaşamı ile ilgili.

Siyasi iktidarlar gelip geçici. Liderler de öyle. 

Dürüstlük, doğruluk ve iyi niyet kavramlarının kişiler üzerinde yasalarla bağlayıcılığı olmadığı sürece sadece sözlerde kaldığı ve yaşamsal bir anlamının olmadığı açık. İktidarlar insiyatifine bırakılmış hak ,adalet ve özgürlüklerin temelinin ne kadar sağlam olabileceği yaşanan deneyimler içinde görülmekte. 

Doğruluğun, dürüstlüğün, milliyetçiliğin, toplumculuğun tanımlarına uygun olarak aynaya bir bakabilsek ve Avrupa tamam dedi, Amerika uygun dedi, beklenti ve sözlerinden  vazgeçip kendimize dönebilsek o zaman evet ve hayır’ın dansını  kavramış olacağız. Hüseyin Seyfi

sakala göre tarak vurma, takiye

sakala göre tarak vurma, takiye

“Sakala göre tarak vurma”  

“Ortama göre davranış sergileme”

“Araziye göre renk değiştirme”

“Takiye yapma”

“Oyalama, aldatma”

Yukarıda tırnak içine alınmış söz veya terimler , ne yazık ki, dış ve iç  siyaset içinde sık sık kullanılıyor. Irak, ABD ve AB ‘nin Türkiye ile ilişkilerinde durum açıkça gözleniyor. Bunlar, dış siyasetin Türkiye gündemi içindeki problemleri. Taraflar durumun farkına varsalar bile bunu net bir şekilde dile getiremiyorlar.

 İç siyaset için de durumun farkı  yok. Bazı partilerin birbirine ve kamuoyuna karşı tutumları samimi değil. Seçmen tavrına veya ortama göre değişiyorlar. Ayrıca yasalardan kaynaklanan engeller karşısında  kendilerini gizlemeyi tercih ediyorlar.

Takiye sözcüğü  günümüzün modası. Ülkemizde takiye yapanlar ve onlara karşı çıkanlar. Gerçek niyetini saklayanlar veya saklama ihtiyacı duyanlar.  Takiye sözcüğünün içeriği dinsel, mezhepsel olmasına rağmen günümüzde  siyasi anlamlarda kullanılıyor.

İnsanın olduğu gibi görünmemesi ; “Sakala göre tarak vurma,  ortama göre davranış sergileme, araziye göre renk değiştirme, takiye yapma, oyalama aldatma” davranışları, insan karakterindeki oynaklıktan mı,  korkaklıktan mı, kurnazlıktan mı, yoksa çıkar düşüncesinden mi kaynaklanıyor? Hüseyin Seyfi

Kapadokya Korunmalı

Kapadokya Korunmalı

Kapadokya’da genellikle aynı yerler gezilir görülür. Bölgeye gelenlerin çoğu  değişik yerler görmek istemezler sanki. Daha önce gördükleri yerleri tekrar  görmek için ısrar ederler. Gazeteci ve haberciler de öyledir. Bölgede Türk araştırmacılar ve tanıtımcılar bile hep umuma açık ve bilinen yerlerle ilgilenirler. Farklı ve ilginç bir yer görmek istemezler  veya bilmezler. Oysa Kapadokya’da güzellikler  detaylarda gizlidir.

Kapadokya’nın geleni gideni eksik olmaz.

            !984 yılında Thomas Miller adında fotoğrafçı bir Amerikan ile karşılaşmıştım. Benim konuğum olmuştu. Bir aydan fazla ülkemizde kalmış, zamanının çoğunu Kapadokya içinde Avanos’ta geçirmişti. Bir gün, Tom’un isteği üzerine  nalbura uğrayarak urgan, balta gibi şeyler aldık ve o gün sabah erkenden yalnız olarak Tom fotoğraf çekmeye gitti. Gitmeden önce de bana, gittiği mevkiyi tarif ettikten sonra , “saat 19’a kadar gelemezsem polisi ara” diye tembih etti. Nedenini sorduğumda riskli bir yerde resim çekeceğini söyledi. Tom’un korktuğu olmadı ve verdiği saatten önce döndü. Resim çektiği derin bir vadiydi. Urganı önce çalıya, sonra da beline bağlayıp aşağı inmiş ve oradan fotoğraflar çekerek tekrar urganla tırmanıp çıkmıştı. Kolaycılığa kaçmamıştı. Belkide çalıştığı dergi, kolaycılığı kabul etmeyecekti. Tom’a uzun bir süre asistanlık ettim. Yürürken bile, doğal oluşumları incitmemek için doğaya karşı ne derece titiz davrandığını görerek güzelliğin değerini ve önemini  anladım.

            Geçenlerde bir profesör, Kapadokya’da görülen oluşumlar için, “elden yapma” demiş. Burada tabiat, inanılması güç, büyüleyici görünümler sunuyor. O profesör de ihtimal ki, diğer ziyaretçiler gibi şöyle bir teğet geçtiği için öyle düşünmüş olabilir.

            Tarihi ve doğal güzellikleri tanımak, bilmek, korumak ve gelecek nesillere aldığımız mirası olduğu gibi devretmek bir insanlık görevi.

Tarihi ve doğal güzelliklere  değer vermek, bir kültür birikimini gerektirdiği kadar, onları korumanın nasıl olacağını bilmeyi zorunlu kılıyor. Bazen kaş yapayım derken göz çıkartıyorsunuz.

            Projelere aniden karar veriliyor ve uygulamaya sokuluyor .Göreme Açık Hava Müzesine yaptırılıp, bir süre sonra da yıktırılan aynalı cam piramitte, Zelve Ören yerindeki inşaatta, Paşa bağı’ndaki   peribacalarının içine kadar iş makinelerinin  sokulması gibi.

            Peri bacalarının arasında düzenlenen konserler sırasında hoparlör titreşimlerinin peribacalarına verdiği zarar kesin. Zaten bu tür olaylardan sonra özellikle Zelve’de kendiliğinden uçmalar, yıkılmalar artmış durumda.   

Zelve Paşabağı’n da eski bağları şenlendirmek güzel . Fakat  bir avuç eski bağı  sürdürmek için, traktör yerine at veya insan gücünü kullanmak daha iyi olurdu .Çünkü Kapadokya’nın en ilginç peri bacaları burada ve onlar çok hassas.

Peri bacaları tüf denilen yumuşak bir oluşum.Her ne kadar uzaktan sert taş gibi görünseler de elinizle ovaladığınızda  tüf toprak elinize gelir.Ayrıca şapka denilen üstteki sert ve ağır kısım yumuşaklığın üstünde durduğundan titreşimlerden etkilenebiliyor.

      Kapadokya örselenmeye hiç gelmiyor. Hüseyin Seyfi.

Demokrasi

Demokrasi

Demokrasi,  bir toplumda, giydirme ve kuşatmalarla sağlıklı gelişip büyüyemez.

Demokrasi; seçme ve seçilmenin yanında, insan hakları, özgürlükler, adalet, eşitlik gibi diğer evrensel kavramlarla iç içe olan yaşam biçimidir.

Çoğunluğu, yeteri kadar okullaşarak ve okuyarak, çağdaş yaşam için gerekli hazırlığı yapamayan, sosyal, siyasal ve ekonomik problemleri ağır olan toplumlarda, demokrasinin işletilmesi kolay görünmüyor.

Eğitim açısından geri kalmış toplumların, demokrasi konusunda her zaman suiistimal edilebildiğini zaman göstermiştir.

Çağdaş demokrasilerde yargı, devletin en temel kurumlarından biridir. Hukukun üstünlüğünün sağlanabilmesi, yargının tarafsız kalmasının önlemlerinin alınmadığı toplumlarda , demokrasi, sadece seçimden seçime işleyebilen bir görünüm sergiler.

Oysa, Demokrasi sadece seçim değildir. Demokrasinin beslendiği ve kendini gerçek anlamda ortaya koyduğu, başta, bağımsız yargı- hukuk olmak üzere, sivil toplum örgütleri, sendikalar, dernekler, siyasi partiler, medya-basın gibi kurumlar vardır. Demokrasinin özü, bu kurumlarla birlikte yaşadığı için, bunlar denetlenebilmeli ama, asla tedirgin edilmemelidir.

Seçimlerdeki demokrasi, ilk çağlardan beri tanımı yapılan demokrasidir.

Günümüzde, sadece seçimlerdeki demokrasi tanımına bağlı kalmak ne derece demokrasiyi açıklayabilir?

Güzel ülkemizin, uzun bir zaman içinde ve planlı bir şekilde kargaşaya sürüklenmek istendiği bilinmektedir; bunların başında, eleştiri sınırlarını çok aşan, sistemli bir biçimde kurumları yıpratmaya yönelik, halka güvensizlik, tedirginlik ve korku verilen çalışmalardır.

Bu çalışmalar, devletin kurucusunu hedef alma noktasına doğru ilerlemeye başlamıştır.

Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı kimlere karşı , niçin, hangi koşullarda yapıldığı unutturularak adeta tarihin yeniden yazılmaya uğraşıldığının ip uçları izlenmektedir.

Başka bir ülkede  yaşanması mümkün olmayan davranışlar, ülkemizde sergilenmektedir. Devletin temel kurumları birbiri ile çelişir ve çatışır durumda olduğu izlenimi verilen bu durumun, “”nereye gidiyoruz” şeklinde vatandaşta tedirginlik yarattığı gözlenmektedir.

Tüm bunların adı, puslu bir ortam içinde yürütülen küresel bombardımandır.Ufak bir kıvılcımdan kocaman bir ateş oluşturmayı deneyen güçlerdir. Bu puslu ortamda, amaçlar belli, kimlikler ve nitelikler saklıdır. Bunun saptanması devletin en temel görevidir. Bu ise, ancak , devletin ana kurumlarının tam bir uyum içinde ve ortak çalışması ile mümkün olur. Hüseyin Seyfi

Kitap okumanın yararları

Kitap okumanın yararları

“Kitap vardır tadılır, kitap vardır çiğnemeden yutulur, bazı kitaplar da sakız gibi çiğnenir .”

Yukarıdaki alıntıyı, ‘ The Little, Brown Reader” adlı kitabın girişinden çevirdim. Söz Francis Bacon’a ait.

Konu, bütün makale ve kitapların aynı şekilde ve hızda okunamayacağını, gazete ve dergilerdeki yazıların bile ayrı ayrı okuma hızlarının olduğunu bir saatte yüz sayfa kitap okuyan kişinin, okumadığını göz attığını belirtiyor. Göz atmanın bile bir maharet, bir sanat olduğunu anlatarak devam ediyor.

Erken yaşlarda başlayan kitap okuma alışkanlığının kazancı da erken olur. Özellikle öğrenciler için sınav başarısında okumanın önemi tartışılmayacak kadar büyüktür. Dershanelerdeki Matematik ve Fen Bilgisi öğretmenleri bile okuyan öğrencilerin, formül, denklem ve problemi anlamada, okumayan öğrencilere göre çok iyi olduklarını ve çabuk algıladıklarını belirtmektedirler.

Erken başlayan kitap okuma alışkanlığı, hangi yaşta olursa olsun kişide kelime haznesini geliştireceğinden daha çok bilmeyi, öğrenmeyi, iyi anlatmayı ve anlamayı getirir.

Okuma, başka kültürleri tanımamızı sağlayarak yaşam dünyamızı genişletir.

Anlamada ve kavramada en önemli unsur konuya odaklaşmadır. Kitap okuma odaklaşmayı sağlar.

Merak ve ilgi duymadan öğrenme kolay kolay gerçekleşmez. Kitap okuyan kişi, olay ve olguları merak eder, araştırır, öğrenme hevesini artırır.

Okuma ile geçen hiçbir an boşa geçmiş zaman değildir.Okuma bazen ilaç gibidir, can sıkıntısı ve yorgunluğu giderir.

Okuma hatırlama gücünü ve melekeleri geliştirir, kişinin kendine güven duymasını ve saygısını sağlar.

Okuyan insan duyarlı insandır. Çevresindekilere kayıtsız kalamaz.

Okuyan insan fikir üretir, haksızlıklar karşısında kendini savunur.Zihinsel alıştırma yaparak karşılaştığı problemleri çözmede başarı sağlar.

Okuyan toplum sağlıklı toplumdur. Okuyan toplumlarda demokrasi sorunsuz işler.

Okumak, iyi kötü, yanlış doğru, güzel çirkin, dost düşman seçimlerinde  sağlıklı değerlendirmelerde yardımcıdır.

Okumak, kişiye lezzzet ve tat verir.

Okuyanın dünyası geniştir, düşünceleri derindir.

Sevilen bir kitap mutluluktur, yaşamı süsler, zamanı sindirir. Hüseyin Seyfi