'Makale' kategorisi için arşiv

07
Nov
09

Kitap okumanın yararları

“Kitap vardır tadılır, kitap vardır çiğnemeden yutulur, bazı kitaplar da sakız gibi çiğnenir .”

Yukarıdaki alıntıyı, ‘ The Little, Brown Reader” adlı kitabın girişinden çevirdim. Söz Francis Bacon’a ait.

Konu, bütün makale ve kitapların aynı şekilde ve hızda okunamayacağını, gazete ve dergilerdeki yazıların bile ayrı ayrı okuma hızlarının olduğunu bir saatte yüz sayfa kitap okuyan kişinin, okumadığını göz attığını belirtiyor. Göz atmanın bile bir maharet, bir sanat olduğunu anlatarak devam ediyor.

Erken yaşlarda başlayan kitap okuma alışkanlığının kazancı da erken olur. Özellikle öğrenciler için sınav başarısında okumanın önemi tartışılmayacak kadar büyüktür. Dershanelerdeki Matematik ve Fen Bilgisi öğretmenleri bile okuyan öğrencilerin, formül, denklem ve problemi anlamada, okumayan öğrencilere göre çok iyi olduklarını ve çabuk algıladıklarını belirtmektedirler.

Erken başlayan kitap okuma alışkanlığı, hangi yaşta olursa olsun kişide kelime haznesini geliştireceğinden daha çok bilmeyi, öğrenmeyi, iyi anlatmayı ve anlamayı getirir.

Okuma, başka kültürleri tanımamızı sağlayarak yaşam dünyamızı genişletir.

Anlamada ve kavramada en önemli unsur konuya odaklaşmadır. Kitap okuma odaklaşmayı sağlar.

Merak ve ilgi duymadan öğrenme kolay kolay gerçekleşmez. Kitap okuyan kişi, olay ve olguları merak eder, araştırır, öğrenme hevesini artırır.

Okuma ile geçen hiçbir an boşa geçmiş zaman değildir.Okuma bazen ilaç gibidir, can sıkıntısı ve yorgunluğu giderir.

Okuma hatırlama gücünü ve melekeleri geliştirir, kişinin kendine güven duymasını ve saygısını sağlar.

Okuyan insan duyarlı insandır. Çevresindekilere kayıtsız kalamaz.

Okuyan insan fikir üretir, haksızlıklar karşısında kendini savunur.Zihinsel alıştırma yaparak karşılaştığı problemleri çözmede başarı sağlar.

Okuyan toplum sağlıklı toplumdur. Okuyan toplumlarda demokrasi sorunsuz işler.

Okumak, iyi kötü, yanlış doğru, güzel çirkin, dost düşman seçimlerinde  sağlıklı değerlendirmelerde yardımcıdır.

Okumak, kişiye lezzzet ve tat verir.

Okuyanın dünyası geniştir, düşünceleri derindir.

Sevilen bir kitap mutluluktur, yaşamı süsler, zamanı sindirir. Hüseyin Seyfi

04
Sep
09

Ağlayış

 

 

            Televizyonda koca adamların ortada hiçbir neden yokken şapır şapır ağladıklarını görünce merak ettim; “insanlar niçin ağlar, neye ağlar? Ufak bir araştırma yaptım.Türkçe olarak pek kısa sürede bilimsel  bir şey bulamadım internet ortamında.  Ama İngilizce bir gazetede cevabı buldum.

            Uzmanlar, “ insan normal yaşamı süresince, yani, sıfırdan seksen yaşına yaklaşık yüz litre gözyaşı dökmekte, bu gözyaşı miktarı aşağı yukarı on kova suya denk geliyor “ diyor.

            Kadınlar üzerine yapılan bir araştırma, kadınların yaşamları boyunca, doğumdan 78 yaşına kadar 16 ay ağladığını gösteriyor.Toplam süre 12000 saatten fazla .

            Bebekken, temel ihtiyaçların karşılanması için, günde ortalama 3 saat gözyaşı akıtılmakta.

            Yıllarla birlikte, insan gençliğe doğru adım attıkça istekler ve beklentilerle beraber ihtiyaçlar da artıyor. Bunların karşılanması esnasında engellerle karşılaşıldıkça birinci tepki genellikle ağlamak oluyor.

            Kızlar, 10’lu (teenage ) yaşlarda, haftada yaklaşık 2 saat 13 dakika, acıklı bir film seyrettiklerinde veya olay gördüklerinde, duyduklarında, arkadaşları ile bozuştuklarında, çarpma, düşme, kavga neticesinde bir yerleri acıdığında, dokunaklı söz işittiklerinde gözyaşlarına boğuluyorlar.

            Daha ileriki yaşlarda evlilik problemleri, iş yeri sorunları ve sorumluluk ile birlikte gözyaşlarının nedenleri değişiyor.

 

            Sonuç, rol gereği dökülen gözyaşlarını saymazsak, zayıf karakterli ve duygusal insanlar daha çok gözyaşı döküyor.

            Bazı insanlar neye, niçin ağladıklarını bile bilmiyorlar.

            İnsanlar üzüldüklerinde ağlıyorlar.

            Uzun süre kararsız kaldıklarında, insanlar ağlayabiliyorlar.

            Acıklı, duygusal filmler, yakınlarından kötü haber almak gibi konular ağlatıyor.

            Dışlanmış olmak, atılmak insanları ağlatıyor.

           Kadınlar, sevinç gözyaşlarını erkeklere nazaran daha çok döküyorlar.

            Kadınlar, erkeklerden uzun yaşamalarını gözyaşlarına bağlıyorlar. Hüseyin Seyfi

 

Kaynak:Telegraph

22
Jun
09

Beyin Fırtınası

 

 

            Tanımı:

           

            Bireylerin eleştirilme endişesi taşımadan fikir ve görüşlerini rahatlıkla ortaya koyabildikleri ve konu hakkında düşünce ürettikleri  ortamdır.

           Beyin fırtınası için, yeni fikirler ve yeni çözüm yolları oluşturan bir süreç de denilebilir.

 

            Açıklama:

 

            Beyin fırtınası, problem çözümlerinde yüksek yaratıcılığı olan bir tekniktir.

            Beyin fırtınasında, özellikle uzun süren ve ertelenen kararlar üzerinde yeni fikirler ortaya koyarak sonuçlar elde edilmesi sağlanmaya çalışılır.

            Grup üyelerinin deney , birikim ve yaratıcılık yönlerinin problem çözmede etkili olması amaçlanır

            Beyin fırtınası, yaratıcı düşünce oluşturmaya ve bu düşünceyi ortaya koymaya uygun, yararlı bir süreçtir.

 

            Nasıl kullanılır?

           

            Grubun bir yöneticisi veya lideri vardır;

            Grup yöneticisi veya lideri işin tekniğini çok iyi kavramış olmalıdır.

            Grup üye sayısının ideal olanı, 8-12 kişidir.

            Çözülmesi istenilen problem veya sorun açıklanır.

            Grup üyelerine  fazla ayrıntıya girmeden daha önceden bilgi verilir.

            Özgür ve neşeli bir ortam sağlanmalıdır.

            Konu için belli bir süre aralığı belirlenebilir.Süre kişi sayısına göre değişebilir.

            Grup üyelerinin farklı çevreden gelmiş olmaları ve farklı geçmişe sahip olmaları fikir üretmede zenginlik sağlar.

            Grup üyelerine dönüşümlü olarak söz verilir.

            Grubun konu üzerine odaklaşması sağlanır.

            Grup üyeleri ortaya koydukları fikirlerinden dolayı hiçbir şekilde eleştirilmez ve uyarılmaz. Fikir ve düşünceler için gerekli özgür ortam hazırlanır.

            Fikirlerin sürekli tek noktaya sürüklenmesinin yaratıcılığı ortadan kaldırma riski olduğundan yöneticinin bu konuda dikkatli olması gerekir.Fikirlerin tek noktaya toplanması beyin fırtınası tekniğinin amacından sapmasına yol açar.

            Fikir üretemeyen bireylerin ezilip mahcup olmamaları için önlem alınmalıdır.

            Gerekirse açıklanan fikirler ana başlıklar olarak not alınır.

            Çok fikir üretmeleri için bireyler teşvik edilir.Nitelikten ziyade niceliğin önemli olduğu akılda tutulmalıdır.

            Hiç bir fikir aptalca, saçma, gereksiz, doğru veya yanlış olarak değerlendirilmez.

            Beyin fırtınası esnasında grup üyelerinin eğlenceli bir şekilde fikir üretmelerine müsaade edilir.Gürültü yapmalarına ve sesli bir şekilde gülmelerine müsaade edilir.

           

            DEĞERLENDİRME

 

            Değerlendirme en sona bırakılır.

            Farklı fikirlerin birleşerek yeni kavram ve fikirler oluşturduğu, problem çözümlerinin oluşturulan bu kavram ve fikirlerle gerçekleştirildiği beyin fırtınasının ana amacıdır.

                       

 

            Hazırlayan: Hüseyin SEYFİ

 

            Yararlanılan kaynaklar:

            Dönüşüm Konağı.com

            Gazi.edu.com.tr.

            Mind tools, Thomas M. Graham

            Brainstroming.co.uk.

            Jpb.com.

04
Jun
08

Tutkuyla Sevmeyi Öğrendik

 

Tutku sözcüğü insanda ;

Aşk, sevgili, para, alışkanlıklar, başarma ve kazanma  hırsı gibi düşünceleri çağrıştırıyor. 

Tutkuyla sevmek, insanın özlediği şeylere bağlanması ve onları aşırı sevmesi.

 

Her sanatçı aynı zamanda bir edebiyatçı da.

            Edebiyatın bir sanat olduğunu bilsek de,  konuşmak, yazmak insanın doğasında var.

 İçinde, “Sanat Ruhu”  taşıyanlar , hangi sanat dalıyla uğraşırlarsa uğraşsınlar duygu ve düşüncelerini daha iyi ifade edebiliyorlar.

 

Bir Türk yönetmen, Nuri Bilge Ceylan, Cannes Film Festivalinde , Üç Maymun adlı filmi ile dünyanın en büyük ödüllerinden birini aldı. Ve ödül töreninde ödülü alırken, “bu ödülü tutkuyla sevdiğim yalnız ve güzel ülkem Türkiye’ye adıyorum” dedi. (Yazılı ve görsel basından)

İtiraf edelim ki, bu sözler ödülü de geçti.Sanatçı, sanatçılığını, sanatçı duyarlılığını gösterdi, Türkiye’yi ne övdü, ne kötüledi. Ülkesini, çok sevdiği ülkesini yüceltti.

 Bizler de  onu, Nuri Bilge Ceylan’ı saygıyla selamlıyoruz .

Türk halkı olarak, böylesi uluslar arası büyük ödül törenlerinde bunun gibi konuşma ve mesajları özlemiştik doğrusu. 

Her ne hikmettense Avrupa karşısına çıkanlar , her ne makam ve mevkide bulunurlarsa bulunsunlar, Türkiye’ye karşı demediklerini bırakmıyorlar,  kendi ülkelerini şikayet ediyorlar, öz ülkelerini birilerine gammazlıyorlar ve bunun adına da ‘eleştiri’ diyorlardı. O zaman, Türk halkının ‘sevinci kursağında kalıyor’, ya da, “eşekten düşmüşe dönüyordu “. Hep beraber büyük bir hayal kırıklığı yaşıyorduk defalarca.

Yükselmek, belli yerlere gelebilmek , illa da Türkiye’yi aşağılamakla veya başkalarının ağzı ile konuşmakla olmuyormuş, Nuri Bilge Ceylan’la bunu  ve ülkemizi Tutkuyla sevmeyi öğrendik.

Ayrıca Türkiye’yi ve Türkleri kötülemenin de ödül sahiplerine hiçbir şey kazandırmadığını eleştiri ve ihanet sınırını birbirine karıştıran acemilerle öğrendik.

Para mı, ödül mü , niçin vardır?

İnsan üzüntülerini, sevinç ve mutluluklarını  öz vatanı, öz vatandaşı ve yakınları ile paylaşamadıktan sonra nasıl içine sindirebilir?

Nuri Bilge Ceylan’lara bizlerden de selam olsun yurduna, ülkesine sahip çıktığı ve onu yücelttiği için. Sağ olsun, varolsun .

          “ Ödülü tutkuyla sevdiğim yalnız ve güzel ülkeme adıyorum “ Bu mesajı işiten her vatandaş, onun aldığı ödülden daha büyüğünü almış oldu.Daha nice ödüllere diyoruz Ceylan ve Ceylan gibilerine.

20
Jun
07

PUHUR KOKULU YAZ AKŞAMLARI

 

      Buhur sözcüğünün değişik ,ama birbirine çok yakın anlamlarda kullanıldığı görülmektedir;  mangal tipinde üç ayaklı tütsülük veya kokuluk, ağaçtan alınan güzel bir koku, doğadaki tüm güzel kokuların karışımı. Arapça, “bahur” sözcüğünden gelen, yakıldığı zaman güzel kokulu dumanlar çıkaran bir bitki şeklinde tanımlara rastlanılmaktadır.

      Buhur sözcüğü bazı yörelerde  ‘puhur’ olarak söylenmekte ve yine kokulu bir bitki ile ilgili anlam verilmektedir  

      Puhur, özellikle dini ritüellerde yakılarak tütsü olarak kullanılan kayın ağacı kabuğu veya bir ağaç cinsi olarak tanıtılır. Oysa bazı Türkmen  konar göçer aşiretlerinde, puhur bir bitkiye verilen isimdir. Bitkinin boyu bazı yerlerde bir metreye varır Bozkırda, kıraç arazide yetişir. Mayıs ayının sonunda küçük küçük sarı renkli çiçekler açar. Çiçekler sadece bitkinin üst kısımlarında yer almaz, her yanını kaplar. İncir tanesi büyüklüğünde , başak şeklinde sıralanan sarı çiçekler hemen dökülmez, belki de küçük olmalarından dolayı uzun süre bitkinin üstünde kalır. Etrafa mis koku yayar. Aslında bu bitkinin her yanı kokudur. Yaprakları, sapları, gövdesi  güzel kokar.  Koku, sadece bitkiden esen, öyle gelip geçen bir güzel koku değildir. Dokunduğunuz yerde uzun süre kalan, içinize ferahlık veren, sizi alıp bir yerlere götüren bir kokudur.Bunun için, gözünüzü kapatıp ,bitkiye burnunuzla dokunarak bir nefes çekmeniz yeterlidir.

       Puhur’u  genç kızlar, gelinler saçlarına takarlar. Saç yunacak suyun içinde kaynatılıp suya kokunun sinmesi sağlanır.Bununla yıkanan saç, hem parlak durur, hem güzel kokar.

        Yazın, puhur demetler halinde toplanır, bağlanarak evin bir yerine asılır. Kokusunun yanında ayrıca uğur ve şans getireceğine de inanılır.

         Puhur, en iyi parfümden daha etkilidir.Buna karşılık puhuru tanıyan ve onu koklayan kişi azdır.

         Her yabani bitkinin olduğu gibi puhurun da düşmanı tarım ilaçlarıdır. Bu yüzden puhur kendini asfalt kenarlarına ,yol kıyılarına çekmiş, kendi kendine oralarda yetişmeye  başlamıştır.Otlak hayvanlarına , tadı çekici olduğu için bozkırda fazla dayanamaz.

        Öyle kişiler vardır ki, puhur kokan  yaz akşamlarında, ceviz yaprağı, iğde dalı, çalı gülü, kekik, hanımeli, lavanta, leylak kokularının içinden puhur kokusunu  hemen ayırır.

       Resim sanatı içinde kokuyu yansıtmak olsaydı, herhalde  bütün ressamların ,  önceliklerinden biri de puhur olurdu.(c) Hüseyin Seyfi / Avanos

30
Apr
07

Kapadokya

                        

     Kapadokya  nedir? Burada kimler yaşar? Özellikleri  nasıldır? Kapadokya’nın hali nicedir?

     Bu sorulara tam yanıt  buraya sığmaz, ciltleri doldurur.

     Kapadokya hakkında  Türkçe yazılan ve çizilenlere bir baktığımızda, büyük bir çoğunluğu birbirine benzer. Birbirlerinden etkilenmenin ötesinde , sanki birbirinin fotokopisidir. Milat öncesi ve Milat sonrası yabancı gezginlerin gezi anılarından, günlüklerinden , kalın çizgilerle tarihin genel hatlarından anlatılır. Bu arada da jeolojik  yapı ; volkanik olay, peri bacalarının oluşması, Hıristiyanlık ve kiliselerle Kapadokya sunulmaya çalışılır.

 .    Çok eski zamanlardan beri devam etmiş kültür birikimi ve potansiyeli barındıran Kapadokya,   eski ve yeni veya iç, dış bölge olmak üzere iki kısımda incelenir. Eski veya dış Kapadokya’nın sınırları geniştir. Yozgat, Tuz Gölü,  Adana, Malatya ve Samsun’a dayanan bir sınırdır. İç veya yeni  Kapadokya için, Bugün Turistik yöre olan ,çoğu Nevşehir ili sınırları içinde yer alan , Aksaray Ihlara’dan başlayıp, Nevşehir Derinkuyu, Kaymaklı, Ürgüp, Avanos, Gülşehir ve Hacıbektaş’ı da kapsayan bir alanı çizebiliriz. Bu alan içinde yer alan kasaba ve köylerle beraber bir çok ören yeri  niteliğinde doğayla iç içe olan yerler  vardır.  

       Kapadokya hakkında  bir sürü yabancı isim ve terim kullanarak konuyu kendi insanımıza anlaşılmaz ve yadırgılaştırmak yerine, insanımızın da haz duyacağı ve anlayacağı hale getirilip sunulması daha yerinde olur. Batılı, zaten kendi kaynağından, kendi kültür yorumundan süzülüp eminerek gelmekte. Burada vurgulanmak istenen kendi halkımıza verilecek, tat ve haz alacağı bilgilerdir.   

       Son zamanlarda bölgeye her seviyeden gelen yerli vatandaşlarımızda büyük artışlar gözlenmektedir. Bu durum,Bölgede iç turizmin canlanmasına yol açmıştır. içeriği ne olursa olsun,  yapılan filmlerin  ve dizilerin çok büyük katkıları olmuştur.

        Kapadokya , tıpkı tüm yurdumuz Anadolu gibi birçok uygarlığa ev sahipliği yapmıştır. Bunlardan yazılı belgeler bırakanların en eskisi, Asur ticaret hareketini saymazsak, Hititler’dir.Milat öncesi 1750 yıllarına tarihlenmektedir. !750-1400 arası Hitit krallıklar dönemi,1400- 1200 Hitit imparatorluk dönemi sürerken araya batıdan gelen Frigyalılar girmiş, MÖ. 800 yıllarında Hitit Tabal krallığı olarak Hititler tekrar ortaya çıkmıştır Hacıbektaş- Karaburna, Gülşehir- Gökçetoprak’ta  yazılı kayalar üzerinde Hitit Hiyeroglif yazıları bulunmuştur. Kapadokya’da at beslendiği bu dönem içindeki yazılı belgelerden anlaşılmaktadır. Sonra Lidya (M.Ö. 950-585),  Pers egemenliği hüküm sürmüş( M.Ö 585-334) , Kapadokya krallıklar dönemi (M.Ö 335- M.S .17), Romalılar hakimiyeti (17-395) , Bu tarihten sonra Doğu Roma yani Bizanslılar  ve   1072’den sonra Türk boyları yerleşmeye başlamıştır.      

       Kapadokya,   yer şekillerinin yaşamaya uygun olması ve insanlara hazır barınak imkanı vermesinden dolayı ilkel insana  yaşama alanı olmuştur. Mağaralar , sağlam, güvenli aynı zamanda sağlıklı yaşam yerleridir . Islaklıktan, nemden, rutubetten uzak mağaralar günümüzde bile barınak görevini sürdürmeye devam etmektedir. Yazları serin, kışları ılık olması,  kaya oyukları  insanları her dönemde barınak olarak içine çekmiştir.Bu mağaralar günümüzde  hayvanlar için  hazır birer ağıl, narenciye ve patates için ise, içlerine aynı anda birkaç kamyonun girebileceği koruma depoları olarak kullanılmaktadır.

      Derin kaya oyukları aynı zamanda birer tahıl ürünlerini saklama yerleridir.Güneş alan, nemsiz ortamlarda tahıl muhafaza edilebilmektedir.Sarıhıdır köyünde yaşı üç yüz yılı geçtiği söylenen buğday, hatıra olarak aynı mağarada, aynı yerde saklanmaktadır.

       Kaya oyukları güvercinlerin de barınak yerleridir.Asırlardan beri bölgede bol miktarda güvercin yetiştirildiği bilinir. Arazide, volkanik yapıdan dolayı toprağın verimsiz oluşu, insanları güvercin beslemeye yöneltmiş , tarımda ,özellikle bağcılıkta güvercin gübresi kullanarak toprağı verimli hale getirmeye çalışmışlardır.

     Kapadokya’da bağcılık, buna bağlı olarak şarapçılık gelişmiştir.Ayrıca Nevşehir merkezde büyük bir rakı fabrikası mevcuttur.

    Bölge, yerleşim için gerekli su kaynaklarına her zaman için sahip olmuştur . Pınar ve çeşme başlarına yerleşim alanları kurulmuş, sürekli aynı yerlerde uygarlıkların birbirlerini yok etmesinden dolayı buralarda , kalıntıların üst üste yığılması ile höyükler oluşmuştur. Topaklı, Sarılar, Hacıbektaş kazı yapılan höyüklerdir .

     Höyüklerin dışındaki yaşayan yerleşim birimlerinde bile,  kazılan çoğu yerlerde eski bir mezarla karşılaşılabilir. Her bir gömütün farklı farklı kültürlere sahip olduğu biçim ve şeklinden belli olur. Yüksek, hakim tepelerde küçük yığma kabarcıkların çoğu eski birer mezardır. Ama ne yazık ki, korumadaki imkansızlıklardan dolayı define arayıcılarının delik deşik ettikleri de bilinen gerçektir.Aynı şeyi höyükler için de söyleyebiliriz.

       M.Ö  3000-5000 yıllarına ait olduğu söylenen Gülşehir, Civelek mağarasında birtakım buluntular ele geçirilmiştir. Bu, küçümsenecek bir tarih değildir. Aşağı yukarı 7 000 yıllık bir geçmiş söz konusudur.  

         Kapadokya’da Hıristiyanlığın bir geçmişi olmasının yanında bin yıllık da İslam kültürü

ve geçmişi  olmasına rağmen bu konu, ancak genel  konularda dile getirilmektedir. (Hacıbektaş, Konya törenleri gibi) . Turistik tanıtım amaçlı anlatımlarda Türkler ve İslam kültürüne pek değinilmemektedir. Oysa Hacıbektaş’ı Veli’nin geliş amacı bellidir

         Çok uzun yıllar her iki din mensupları da barış ve dostluk içinde yan yana , omuz omuza birlikte  yaşamışlardır.Başka yörelerde olan din ve ırk  çatışmalarının hiç biri bu yörede görülmemiştir. Bu durum, yakın tarihimize,(1924) mübadele’ye kadar devam etmiştir. Bunun en güzel örneği şimdiki  Zelve, ören yeridir. Hepsi daracık bir vadinin içine toplanmış, bir tarafta kaya kiliselerinden çan sesleri, diğer taraftaki camiden ezan sesi aynı vadinin içinde yankılanmıştır.

         Kapadokya, tarihi İpek Yolu kavşağında bulunması nedeni ile buradaki Kervan Hanları ayrı bir önem göstermektedir. Hanların her birinin aralarında 45-50 km uzaklık vardır. Bu da o günlerin şartları ile bir günlük yol demektir.Hanlar, Selçuklu Türkleri zamanında konaklama ve ihtiyaç giderme yerleri olarak yapılmıştır. Bunlardan Avanos’a 5 km. uzaklıkta olan Sarıhan aslına sadık kalınarak onarılmış, dimdik eskisi gibi ayakta durmaktadır.            

     Kapadokya, baştan başa kaya kiliseleri ile doludur. Zamanı içinde Hıristiyanlık dininin dünyaya yayılma ve öğreti MERKEZİ olarak Kapadokya düşünülebilir.        

Bölgeye çeşitli tarihlerde gelen araştırmacı gezginlerden bazıları , kim kimi Hıristiyan yaptı, kimler müslümandı, kimler Hıristiyan oldu diyerek halkın ne kadar birbirine kaynaşmış olduğunu belirtmişler ,  ayrıca Hıristiyan olan halkın Rumca bilmediğini , veya bir kısmının pat çat bildiklerini, onların esasında Hıristiyanlaşan birer Türk olabileceklerini söyleyen ve 1802- 1871 yılları arasında yaşamış, Fransız arkeolog ve gezgin Charles Texier’dir

             Katpatuka, Kapatuka  isimlerinin anlamları üstüne farklı görüşler ileri sürülmektedir. Pers, Fars dilinde güzel atlar diyarı anlamına geldiği söylenmektedir.Dağlık yöreleri hariç tutarsak, Anadolumuz baştan başa at beslemeye uygundur At, insana en yakın hayvanlardan biridir. Çalışkan, vefalı , sadık, ve uysaldır. Mağaralarda, kayalarda, bağlık, bahçelik ve çoğu kumsal arazide , ordulara yetecek kadar at beslemek olası mıdır?   Arazi yapısından dolayı hala at ile çiftçilik yapanlar vardır. Öküzden sonra ,  gelişim içinde at ile çalışma uzun bir süre  devam etmiştir. Diğer bir görüş Kırıkkale yakınlarında bulunan Delice ırmağının eski adının Kapados olmasından dolayı bu ismin verilebileceği  konu edilmektedir..

          Kapadokya insanı, tipik bozkır insanının özelliklerini gösterir; sabırlı, dayanıklı, çalışkan, bağlı ve tutumlu bir yapıya sahiptir.Kıraç toprağın ve bozkırın vermiş olduğu bir cana yakınlığı ve sıcaklığı vardır. Son zamanlardaki çarpık değişim yavaş yavaş bu insanları

 da etkilemeye başlamıştır. Turizmin ve ticaretin getirdiği çıkar ilişkilerine dayanan davranışlar görünse de karşılıksız hizmet ve konukseverlik her yerde göze çarpar. Bölgenin yol üstü, uğrak yeri olması nedeni ile çeşitli karakterlerden etkilenmiş olması ona ayrı bir zenginlik kaynağı olmuştur. Gelişmiş batı şehirlerindeki kültürel fırsat ortamı bulunmamakla birlikte Kayseri bu işlevi yerine getirebilecek kapasitededir.

          Yörenin doğal yapısı her geçen gün bozulmakta, çarpık yapılaşmanın her türlü önleme rağmen önüne geçilememektedir. Özellikle yerel yönetimler, bu  konuda eş , dost,seçmen karşısında tarafsızlılıklarını yitirebilmektedirler. Ülkesini bilinçli sevme, özünden bir şeyler verip, bir şeyler katma ülkemiz insanının sorunu gözükmektedir.

           Yörede birbirinden ilginç görünümlü yürüyüş vadileri vardır. Vadilerin ilkelliği ve vahşiliğine şimdilik dokunan olmasa da bazı yerlere bilinçsizce döşenen parke taş döşemelerinin  başlaması çevre severleri ürkütmektedir.Zaman içinde bölgenin en güzel, en meşhur büyüsünün  insan eliyle bozulmaya başladığının belirtileri görünmeye başlamıştır. Esasında doğa ve çevreyi koruma işi , bir potansiyel bilgi ve güç birikimidir. Sanat ruhu ve sanat zevki , anlayışı ile biriken bir güçtür bu. Yerel ve merkezi yöneticilerin özellikleri bu bakımdan çok önemlidir.

       Bölgeye ilk gezi tadımlık sonrakiler bir tutkudur. Her sefer, her adım, her bakış, hep  aynı noktaya olsa bile, her zaman daima yeni şeyler görülür, yeni şeyler keşfedilir. (c)

       HÜSEYİN SEYFİ,  Avanos