Anadolu’da Dört Bin Yılı Yaşayanlar

Standard

Anadolu’da geçtiğimiz on yıllar içinde yaşayanlar, yaşları altmış, yetmiş ve üstünde olanlar, hızlı gelişim ve değişimlere tanıklık ederek bizzat yaşayarak gözlediler.
Ortalama altmış yaş ve daha üstündekilerin yaşadığı hızlı değişim, sosyal, siyasi, sağlık, inanç, kültürel, ekonomik alanlarda oldu. Öküz arabasından at arabasına, at arabasından traktör ve otomobile, trene, uçağa geçilerek zaman sanki hızlandı. Bataryalı, pilli radyo dinledi, gramafon çaldı, teyple ses kayda aldı, çanta radyosu taşıdı, siyah beyaz televizyondan renkli ve çok kanallı televizyona oradan internete geçti. Kil topraktan sonra sabun, sabundan sonra şampuan kullandı…
Asırlar ötesinde ne oldu? Örneğin dört bin yıl öncesi ile günümüzde ya da altmış yıl öncesine kadar neler değişti, neler aynı ya da benzer kaldı? Bu konuda örnekler var mı? Varsa neler? Çizilen çerçeve ve zaman içinde belgeler, bulgular, gözlemler, anılar, ve kaynaklar…
Gelenek, görenek ve ritüellerden sahneler.
Uzak geçmişle yakın geçmişe tutulan ayna Anadolu’da Dört Bin Yılı Yaşayanlar.
“Üzerinden atların, deve kervanlarının geçtiği ovanın üstünde kıvrıla kıvrıla uzanan tozlu yol şeridi, binlerce yıldır nelere tanık olmadı, kaç uygarlık ağırladı, kaç uygarlık gönderdi, hangi değişimlere tanık oldu?”
Kitap: Anadolu’da Dört Bin Yılı Yaşayanlar
Sayfa: 224
Yazar: Hüseyin SEYFİ
Yayınevi: Grafiker, Aralık, 2016- Ankara

Bağlar bellenirken

Görsel

 

Bahar mevsiminde bile tarlada, bağda, bahçede çalışmaktan dolayı terledikçe bol su kaybeder beden.  Su kaybettikçe susuzluk hissi artar. Pınardan, çeşmeden alınan su, tarlada sıcağın altında biraz beklerse “ılıktır” ne kandırır, ne de doyurur. En yakın pınardan soğuk suyun, tazesinin doldurulması gerekir.

Bağda, bağ belleyen babamın bir işareti ile Sivri’de, büyük bir derenin içindeki Necati’nin pınarına koşar, çanak sürahiyi daldırırdım pınara. Suyun basıncından dolayı, sürahinin ağzı foş foş ses çıkartır ve bir süre sonra da sesi kesilirdi. O zaman anlardım sürahinin dolduğunu. Pınarın soğuk suyundan elimi yüzümü serinletir elimde sürahi ile dereyi tırmanırdım. O mevkide,  susam, ada çayı, papatya, menekşe, kuzu kulağı, dede sakalı, çalı gülleri ve sarı hardal hatırlayabildiklerim.  Hepsi de bahar kokusu salar çevreye mis gibi. Keklikler öterdi derelerde. Bir de, “ hep büyük kuşu.” Aslında öten ibibikti. Lakin, bir masal anlatılırdı bu kuş hakkında. O yüzden hep büyük olarak bilirdik. Masal kısaca şöyleydi;

Sıcak bir yaz günü, uzun yollardan gelen bir yolcunun bostan tarlasının kenarından geçerken içi yanar susuzluktan. Canı bostan çeker. Tarla sahibinden bir bostan ister. Bostan tarlasının sahibi bostanlardan hiç birine kıyamaz yolcuya vermek için. Küçük bir bostan vermek ister, ama bostanların hepsi büyüktür. “Hep büyük,hep büyük” der yolcuya. Ve kıyıp da  bir bostan veremez  yolcuya. Yolcu beddua eder. Hep büyük kuşu ol der. Masal bu ya,  adam, o an kuş olur. Başlar hep büyük, hep büyük diye ötmeye. Bildiğimiz ibibik kuşu. Hani, şu ibibikler öter ötmez ordayım şarkısına konu olan kuş. Kim ne derse desin  kuşun ötüşü bahar kokusu getirir bana. Bilmem, belki de gençliğimin esintisidir.

Bağın ortasındaki zerdali ağacının altında yemek yerdik. Yemek, yufkanın arasında bulgur pilavı ile torba içinde koyun yoğurdu olurdu. Sabah kahvaltıda ise yufka ile sadeyağı içinde pişirilmiş yumurtaydı.

Cıvıl cıvıldı bağlar. İnsan sesleri, kuş sesleri birbirine karışırdı. Bağ bellemek sadece erkek işi değildi. Aynı zamanda kadınlar ve kızlar da çalışırdı. Hatta kızlar ırgat bile olurdu. Bir bağda genç erkekler çalışırken diğerinde de kızlar çalışırdı. Karşılıklı türkü bile söylerlerdi. Erkekler ve kızlar birbiriyle konuşmazlardı, konuşurlarsa laf söz çıkar ayıplanırdı. Karşılıklı ayna tutulur, türkü söylenirdi. Erkeklerin günlüğü on, kızlarınki yedi buçuk liraydı

altmışlı yılların ortasında.

Gün batarken eve dönülür, gün sıcaksa evin dışında kapı önüne kurulurdu sofra. Yere kilimler serilir, duvara yastıklar dayanır açık havada yenilirdi akşam yemeği. Oysa gün boyu açık havada kalınmıştı akşama kadar. Ama evin içi sıkıcı gelirdi yine de. Akşam yemeğinde çorba, patates, dolma mantı, bulgur pilavı, sahanda yumurta, erişte gibi şeyler olurdu. Köfte zahmetli yemekti. Ayrıca et gerekirdi köfte yapmak için. Nohut ve fasulye kış yemekleriydi. Irgat fazlaysa ve o gün bağ belleme işi bitmişse horoz kesilebilirdi.

O yıllarda köyümüz henüz elektrikle aydınlanmıyordu. Gaz lambasıydı evleri aydınlatan. Ay doğduğu zaman sokaklar ay ışığı ile aydınlıktı. Çocuklar, “it kuyuya düştü, kemikçi kömürcü” oynardı.

El feneri veya gemici feneri ile çıkılırdı dışarı.  Köyün en kalabalık olduğu zamandı. Henüz göç hızını almamıştı. Pat sat giden vardı Almanya’ya. Onlar da tek başlarına bekar olarak gitmişlerdi.

Çok değil, birkaç yıl sonra göç hızlandı. Köyden çıkan nasıl ve nereye çakarsa çıksın, bir daha sürekli olarak köye dönmedi. Kim bilirdi Almanya, Fransa yurt tutulacak, Ankara Mamak’ ta bir gecekonduda bir ömür tüketilecekti. İki yılda üç yılda veya düğünde bayramda gelinirse köye bir iki defa.

Göç başlayıp köyler boşaldıkça her alanda değişim hızlandı. Sosyal ilişkilerden tutun günlük yaşama, insan karakterine, kullanılan eşyalara kadar her şey değişti. Öyle bir an geldi ki kırlar, bağlar, bahçeler değişti, kullanılmaz oldu çoğu yerlerde. Her şey  ekonomik değeri ile ölçüldü. “Çarşıdan pazardan alır, daha ucuza mal ederim” düşüncesi bağda bahçede doğal güzelliği ve doğal tadı bitirdi.

Şimdi bağlar harap, bahçeler yok. Kırk yıldır yaşlı ağaçlar insan sesine hasret. Dayanıp ayakta kalabilenler direnmeye çalışıyor. Geriye kalanlar kurumuş.

Boş zamanlarda ara sıra ziyaret ederim onları. Konuşup dertleşiriz. Dedemi anlatırlar, halalarımı. Ben doğmadan ölmüş onlar. Yine de hikayelerini dinlerim. Halı dokuduklarını, yastık dokuduklarını.  Sağda solda kalmış bir iki hatıraları ve zamanın ağıtlarını.

Yârimi sarmışlar allı kilime

Ne gelirse onu derim dilime

Gelsem bile ne geliyor elimden

Üç aylarda dolu vurdu gülüme…

Testi alıp ben ineyim çeşmeye

Sahip ister sarı celep koşmaya

Ölüm ona hak mı idi bibisi

Kedimiz dış basında

Standard

    

 

2014, Mart 30 tarihi itibarı ile ülkemiz bir seçim dönemini daha atlattı.

 Seçmen özelliğini taşıyan ve oy kullanmak isteyen herkes sandık başına giderek oyunu kullandı.

İktidarı elinde tutan AKP, mevcut duruma göre Türkiye’de yerel seçimin galibi görünüyor.

Toplumun ya da bireylerin seçim tercihleri zamana ve ortama göre değişiyor.

Türkiye’de yapılan yerel seçim sonuçları ile ilgili yorumlar çeşitli.

İktidar partisi AKP tarafından sonuçlar tam bir zafer olarak algılandı.

Çoğu yerde yapılan itirazlar nedeni ile sayımlar tekrarlansa da iktidar partisinin oy oranında pek değişiklik yapmayacak.

2014 yerel seçimlerinde, Türkiye muhalefet partileri umduklarını bulamadılar. Üçer puanlık yükselişler, bu kadar yolsuzluk iddialarına göre artış sayılmıyor.

Ortada dönen kaset ve telefon dinlemeleri, evlerde, ayakkabı kutularında ve kasalarda bulunan dolarlar, rüşvet ve yolsuzluk iddialarının sandığa yansıyıp yansımadığı tartışılıyor. Hoca Cemaatinin de sanıldığı kadar Türkiye siyaseti içinde pek etkili olamadığını dile getirenler çoğunlukta.

Hiçbir seçim sonucu Türkiye genelinde bu kadar tartışma yaratmamıştı. Aradaki oyların sayım farkı azlığından ötürü yapılan itirazlar normal, Yalova’da örneği görüldüğü gibi itirazlar bazen seçim sonucunu değiştirebiliyor.

Türkiye genelinde azımsanmayacak bir kitlenin  iktidara karşı güvensizliği söz konusu. Güvensizlik seçim sonuçlarında da etkili. Bunun haklı nedenleri, çöplerde bulunan mühürlü ve tercihli oy pusulaları,  yaygın elektrik kesintileri ve bu kesintiye baş nedenin kara  kedinin gösterilmesi. Kedinin trafoya çıkışının seçim gününe denk gelmesi ve kırka yakın vilayet elektriğini felç etmesi olağan karşılanmadı.  Siyasette ayakkabı kutularının arasına şimdi de kedi girecek gibi.

Kedimiz dış basında;

“Kedinin seçimi,”

“Seçimdeki kararmanın suçlusu bulundu; kedi,”

Türk Bakan karartma için kediyi suçladı,”

“Kedi Türkiye’deki seçimlere çıkarma yaptı,”

“Bir kedi Türkiye demokrasisinin yönünü nasıl değiştirdi,”

“Seçim hileleri kediye yüklendi,”

haberleri ile verildi.

2014 seçimleri şaibe haberleri ile çalkalandı. Şaibenin  nedeni, iktidar hakkında yolsuzluk iddiaları.ve iktidara güvensizlik.

Türk halkı bilinçli ve sistemli bir şekilde kutuplaştırıldı. Kamplaşan taraflar karşı tarafa güvenmiyor.

Öyle görülüyor ki kutuplaştırma, Ağustos ayındaki Cumhurbaşkanlığı seçimi ve daha sonra yapılacak genel seçimlere kadar devam edecek. Bu denli keskin kutuplaşmayı Türkiye’nin kaldırıp kaldıramayacağını zaman içinde göreceğiz.

Hüseyin Seyfi

Avanos’ta belediye başkanlığı seçimlerini çok az farkla CHP kazandı. İtirazlar söz konusu oldu, ama şimdiye kadar itirazlar karşısında İlçe Seçim Kurulunca yapılan tekrar değerlendirme sonucu değiştirmedi. Ama itiraz basamak basamak yukarıya doğru çıkıyor. İlla da ben meselesi.

Avanos’ta CHP adayı İsmet İnce’nin etrafında sol oyların birleşmesi Belediye Başkanlığının kazanılmasında etkili oldu.

Ayrıca;

Parti adayının  halk tarafından belirlenmesi, bunun için kayıtlı seçmenlerin katılımı ile CHP tarafından ön seçim yapılması,

Seçim çalışmalarında organize çalışma, bu çalışma içinde kadın ve gençlerin ön planda olması.

Adayın niteliği, yıllardır politika içinde olması, birkaç kez seçime girip kazanamamasına rağmen halka güvenini hiçbir zaman yitirmemesi seçimi kazanmasında diğer bir etken olarak düşünülebilir.

Uzun bir aradan sonra, Avanos’ta CHP, oylarını büyük miktarda artırdı.

Avanos Belediye başkanlığına seçilen İsmet İnce’yi tebrik ediyor, görevinde başarılar diliyoruz. Hüseyin Seyfi

İç savaş açlık sefalet

Standard

 

 

Doğduğun, büyüdüğün, yaşadığın kendi ülkende “başını alıp gitmek” duygusunu yaşamayanlar o duyguyu anlayabilirler mi?

Canından çok sevdiğin ülkenden göçmek zorunda kalmanın insana vereceği ıstırap hayal edilebilir mi?

Ya da, bir başka ülkeye sürgün gitmenin acısı nasıldır acaba?

Kavganın içindekiler, kavganın sonunun olmadığını görüyor. Tarafların birbirine boyun eğdireceği şartlarını kabul ettireceği durum şimdilik görünmüyor. Tarafların  ilahlaştırdığı liderler. Ülkenin geldiği duruma  üzülenler,  kayıtsız kalan tuzu kuru, ya da ahmak yurttaşlara şaşıyorlar. Nasıl üzülmesinler, nasıl yanmasınlar ki; nereden ve nasıl geleceği belli olmayan patlamalar. Yıkılan ve harabeye dönmüş evler. Ölenler, yaralananlar. Kimsesiz kalan çocuklar. Sokaklarda yığın yığın çöpler. Pazarda yükselen fiyatlar. Rüşvet ve yolsuzluklar. Açlık ve sefalet. Ve kuruyan umutları yeşertecek taraflarda gevşeme emaresinin olmayışı. İki yanı karanlık bir dünya, koca bir çıkmaz.

Bahar’ı yaşamış ve yaşamakta olan ülkelerden hangisinin durumu yukarıda anlatmaya çalıştığım durumdan farklı? Her gün yerli ve yabancı gazetelerden- medyadan okuduğumuz, izlediğimiz olaylar. Tunus, Libya, Mısır, Suriye, Irak ve diğerleri…

Bahardan sonra değişen ne?

 Sonuç daha kötü. Anayasal monarşiler, baskılar, zulümler ve kan.

Ortadoğu’nun yeniden dizayn edilmek istenmesine, eski lider veya rejimlerin baskıcı- otoriter tutum ve davranışları fırsat verdi. Yolsuzluk, rüşvet, baskı ve zulüm içinde kışkırtılmaya hazır olan halk, kışkırtıldı ve ayaklandı.

Ülkemizde de etnik ve siyasi gruplar arasında keskin ayrışma, ayrışmayı körükleme ve kışkırtmalarla geçen zaman içinde daha belirginleşiyor. “Durumunu devam ettirmek için  otokrat liderler halkı kutuplaştır” diyor toplum bilimciler.

 Şiddet, Demokles’in kılıcı tepemizde.Tehditler korku salmalar, “ben gidersem…ben gelirsem…”

Ortadoğu ve İslam tarihçisi  Bernard Lewis, Arap Baharları sırasında, kendisi ile yapılan bir röportajda,  Ortadoğu’da İran dahil, bazı ülkeleri değerlendirirken, “Türkiye’de gidişat tekrar İslam’a yöneldi. Ekonomi, iş dünyası,  akademik toplum, medya, yargı gibi cumhuriyet rejiminin kaleleri hükümet tarafından bir biri arkasına  teslim alınıyor. On yıl içinde İran ve Türkiye yerlerini değiştirebilirler.”

 Kimlik ve politik merkezinin olmadığı,  inanmış insanlar ve ulusların desteklediği, tarafların istediklerini elde edinceye veya isteklerinden  vazgeçinceye kadar devam edecek İslam köktenciliğinin yayılmasına dikkat çeken Bernard Lewis’in, Nisan 2011’de, iki buçuk yıl önce yayınlanan bu röportaj hiçbir muhteremin dikkatini çekmedi mi acaba?  Hüseyin SEYFİ

Çevre korunmalı

Standard

 

Bilinçsizce ya da  çıkar uğruna çevre bozuluyor, doğa tahrip ediliyor.

 Büyük şehirler, doğanın tahrip edilmesi ve ağaç kesilmesine karşı daha duyarlı, protestolar, gösteriler bunu gösteriyor. İstanbul’da Gezi olayları, Ankara’da, Ortadoğu Teknik Üniversitesi’ndeki protestolar, iktidar uygulamalarına karşı ve çevreye duyarlılığın en belirgin örnekleri. Büyük şehirlerin  avantajı eğitime bağlı olarak çevreye duyarlı ve örgütlü insan varlığı. Küçük yerleşim yerlerinin yapısı gereği  kafa kol, amca dayı, kardeş ilişkileri duyarlılığa karşı engel.

Küçük yerleşim yerlerinin bulunduğu Kapadokya,  zaman geçtikçe çarpık yapılaşmalarla bariz bir şekilde eriyor. Nüfusu az yerlerde  herkes birbirini tanıyor, hatır gönül ilişkileri  yapılan hata ve yanlışlara göz yumulmasının nedenleri arasında.

 Kapadokya, Türkiye’nin önemli turizm merkezlerinden. Turizmim girdiği yerlerde rant var, rant uğruna çevre bozuluyor, doğa  tahrip ediliyor. Medya, olayı mercek altına aldığı zamanlar, kamuoyunun desteği sağlanarak  yanlışlardan bazen vazgeçildiği oluyor. Kapadokya’da geçmişte yaşanan ve inşaatları durdurulan veya yıkılan bir iki olay buna örnek sayılabilir. Yapı ve inşaatlarda usulsüz verilen ruhsatların hukuksal ve yargı boyutu uzun süreç. Sonuç alınması yılları alıyor. Siyasi güç, kuvvet ve mafya türü ilişkiler çevrenin bozulması, doğanın tahribinde etken.

İçimizde, çevreye duyarlı, bireysel olarak çevre için yılmadan ve sabırla mücadele veren vatandaşların davranışları dikkate değer;

Avanos’ta yaşayan Zafer İnce’nin çevreye gösterdiği duyarlılık örnek alınacak cinsten.

Zafer İnce,  “Demokrat, aydın, çevreye duyarlı, çevresindeki haksızlık ve olumsuzluklara tepki duyan bir vatandaş” olarak tanımlıyor kendini.

“Benim içimi acıtan, demokrat kitle örgütlerinin- sivil toplumun ve bireylerin çevreye karşı duyarsızlıkları çevre konusunda beni bir noktaya taşıdı.” Diyerek devam ediyor;

“ Mevcut yasalara rağmen  Avanos-Kızılırmak içine beton ve demirlerle restorant yapıldı.  Ayrıca, yapılan bu işletmeye fayda sağlaması için,  yine ırmak içine  Avanos Belediyesi tarafından beton bent-set çekildi. Kızılırmak kıyısında yapılan  çarpık yapılaşma çevreci ve sorumlu bir vatandaş olarak beni üzüyor. Avanos ilçesinde, Kızılırmak kıyısında yasalara aykırı olarak eskiden yapılan işletmeler, 2003 yılında  mahkeme kararına istinaden Avanos Belediyesi tarafından yıkılmıştı.   

Kızılırmak kıyısının tekrar, yasal olmayan yapılaşmalarla, bu kez el değiştirerek belediyece izin verilmesi ve doğallığın bozulması üzerine hukuksal mücadeleye başladım. ”

 Zafer ince konu ile ilgili yasa ve genelgeleri hatırlatıyor.

“Su  baskınlarına ve sele karşı 4373 sayılı  kanun, 3621 sayılı kıyı koruma kanunu, 2006/27 sayılı başbakanlık genelgesi, 2008/13558 sayılı Bakanlar Kurulu kararı ve ayrıca Anayasamızın 43. maddesinde belirtilen, “kıyıdan yararlanma” maddesi gereğince, 26 Aralık 2011 tarihinde Avanos Cumhuriyet Savcılığı’na, Avanos Belediye Başkanlığı hakkında suç duyurusunda bulundum. İki yıl önce, iki sayfa ile başlayan hukuksal mücadelede, dosya kalınlığı boyumu aştı. Danıştay kararı ile hukuksal süreç devam ediyor.

Yasalar hepimiz için. Yasaların her vatandaşa eşit uygulandığı bilinmeli.Tek bir kişi ve kuruluştan yardım almadan tek başıma yürüttüğüm hukuksal mücadele, bilinçli  vatandaşlara ve sivil toplum örgütlerine örnek olmalı diye düşünüyorum. Kapadokya içinde Avanos turistik bir yöre. Burada doğa olağanüstü güzel. Yasalara aykırı yapılaşma doğal güzelliği bozdu.

Doğal çevre, doğanın en büyük sanatı ve armağanı. Bireysel çabamız, toplumsal görevimiz, gelecek nesillere temiz ve bozulmamış düzgün bir çevre bırakmak için. Hüseyin Seyfi

Demokrasi, modernleşme ve değişim

Standard

 

 

Akılcı- bilimsel olmasının yanında, siyasi açıdan modernleşme, katılımcılığı ifade eder. İş bölümü, uzmanlaşma, ileri teknolojiyi kullanma ekonominin modernleşen yönü. Geleneksel otoritenin toplum üzerindeki baskısının kalkması, eğitim ve sanatın ilerlemesi, düzgün kentleşmenin sağlanmış olması modern yaşamın görünen biçimi. Modernliğin içinde laikleşme kültürel bir konu.

Her nasıl olursa olsun, değişim içinde modernleşme, toplum dinamiklerine bağlı.

Sözde değişim adı altında, Ortaçağ’dan kalma, farklı kültür yapılarını kullanarak kendi toplumunu kutuplaştırma çıkar ve rant sağlayan siyasetçilerin işi. Siyaseti ve ikballerini halkı kutuplaştırmaya bağlayanlar bunun vebalini nasıl taşıyacaklarını düşünmeleri gerekiyor. Üzerinde yaşadığımız bu toprağın insanları kutuplaşmadan çok çekti. Daha dün değil miydi, bilim adamlarımızın, yazarlarımızın, aydınlarımızın, politikacılarımızın, eğitimcilerimizin pusuya düşürülüp öldürülmeleri ya da hapishanelere tıkılmaları. Bugün suikastlar, öldürmeler yok ama, onun yerini hapishaneler almış.  Subaylar, paşalar, yazarlar, aydınlar ülkemizin değerleri dört duvar arasında.

Demokrasilerde toplumun değişmesi, eğitime,  dışa açılmaya, okumaya ve etkileşime bağlı. Değişimin, dıştan veya tepeden zorla giydirilemeyeceğini henüz anlamış değiliz.

Akar suyu tersine çevirmek için patinaj yapıp duruyoruz.  Hem sosyal, hem de siyasal alanda mücadele bu yönde. Oysa toplumun eğitimli, kültürlü aydın kesimi bunları çoktan aşmış durumda. Su, nasıl tersine akmazsa bu toplum da geriye gitmez.

Devlet, toplum içinde bulunan sosyal, kültürel ve ulusal çeşitlilikleri bağrında, bir arada topladığı ölçüde ayakta kalıyor. Güçlü ülkenin özellikleri farklılıkları bir arada bulundurabilmesi.

Büyük ve güçlü devletler,  “ulus devlet” anlayışını güçlendirmeye, kendi içlerinde birlik beraberliğe çalışırken, ülkemizde konunun demagoji yapılması üzüntü verici.

Her ülkenin bünyesinde az ya da çok farklı etnik gruplar var. Hindistan’da yüzlerce, İran’da yüz kadar, Çin hükümeti,  etnik grupları elli beş olarak kabul ediyor.  Fransa’da onlarca, ülkemizde otuza yakın etnik grup olduğu dile getiriliyor.

Son yıllarda, Yeni Emperyalizmin bir oyunu, Türkiye’de kutuplaştırmalar etnik gruplar ve farklı ideolojiler üzerinden yürütülmeye çalışılıyor. Türk siyaseti, Batı ile Doğu- İslam ile Batı uygarlığı arasında gidip geliyor.

Ulus devleti oluşturan vatandaşların, sınırları belli bir coğrafya içinde dil ve kültür değerlerini ortaklaşa paylaşmaları temel esaslardan.

Cumhuriyetin kuruluş yıllarında ve daha sonraki zamanlarda, resmi olarak ırkçılığa dayalı bir politika izlenmiş olsaydı Misak’i milli sınırları esas alınmaz, Pan Türkçü siyaset izlenirdi. Pan Türkçü siyaset kesin olarak yasaklanmıştı.

Çok uluslu ve çok kültürlü Osmanlı Devleti’nin külleri üstüne kurulan Türkiye Cumhuriyeti,  tıpkı Almanya ve Fransa gibi ulus devlet olarak kuruldu. Türk halkı, Batı toplumu gibi felsefi ve sosyolojik alt birikime- kültürel yapıya sahip olmadığından, ulus devlet sürekli sancı çekti.  Osmanlı, Batı’nın geçmişte yaşadığı aydınlanmayı ve endüstri devrimini  yaşamadı. Eğitimde, ekonomide, sosyal ve siyasal alanlarda Batı, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin çok ilerisindeydi. Doğu’da  hangi İslam ülkesinin arkasından gidecektik? Hangi İslam ülkesinin önünden gidecek, liderlik yapacak gücümüz vardı? Doğu’ya giden tren, Osmanlı zamanında kaçmıştı.

Doğu, kabile yaşamı ve feodal düzeni bu gün bile devam ettiriyor. Bunları göz önüne alıp düşünmeden; dilimizde türban, bir o yana, bir bu yana yamanarak, Cumhuriyet’i ve onu kuranları insafsızca eleştirmek ülkemize ne kazandırıyor anlamak güç. Hüseyin SeyfiGörsel

Yeni Yıl ve Gençlik

Standard

 

Yeni yılın ilk gününü Kapadokya’da karlı umanlar havasını aldı. Bahardan kalma bir hava var. Kapadokya’da Peribacaları kış mevsimlerinde kar altında bir başka görünür. O görünümü çoğu kişi beyaz gelinlik giyinmiş geline benzetir. Kapadokya kışın güneşli günlerde de güzeldir.Yeter ki güzelliğine dokunan olmasın!

Yeni Yıla umutlarla giriliyor. Her yıl yeni bir başlangıç, tıpkı her yeni gün gibi. Geçen zamanın değerlendirmesini yapmak ve yeni zamana değişik hayallerle koşabilmek insana yaşama sevinci veriyor. İnsan için, zaman  durmadan tükenen bir kavram ya da algı. Doğum, çocukluk, gençlik, orta yaş ve yaşlılık. İnsan kendi doğumunu bilmiyor. Çocukluk ve gençlik en tatlı ve en güzel bir çağ olarak biliniyor.  Çocukluk ve gençliği yoksulluk , sefalet içinde geçenler bu çağa iyi geçti diyemez herhalde. Zaman değişiyor. Zamanla birlikte tutum ve davranışlar, egolar da değişiyor. Aynı kalacak değil ya.

Gençliği, onların dışında en iyi kim anlayabilir? Kuşkusuz onlarla zaman içinde birlikte olanlar. Bana göre gençliği anlayacak olanlar öğretmenler, öğretim görevlileridir.

Gençlik ya da yeni nesil  hızlı bir değişim içinde, kabına sığmıyor, daha iyi biliyorlar,  daha farklılar. Bence daha dürüstler ve açık sözlüler.

Her gencin kendi ve ülkesi ile ilgili hayalleri var. Yaşadıkları ve çevre bu hayalleri ile uyuşmayınca çatışma ve isyan başlıyor.

Ülkemizde arşivleri bir karıştırdığımızda 60’lı yılların ikince yarısında o günün şartlarında üniversite gençliği kaynıyor . Boykotlar, yürüyüşler, çatışmalar, paneller, konferanslar. Ve böyle bir gençlik şimdi kendi ile gurur duyuyor, Altmış yedi- Altmış sekizliler deniyor onlara.

Gençlik yürüyecek, gençlik bağıracak, gençlik slogan atacak ve gençlik protesto edecek, eleştirecek yıkmadan yakmadan…

2013 içinde mutlu bir yıl ve iyi gelecek dilekleri ile. Hüseyin Seyfi