Monthly Archives: Nisan 2007

Kapadokya

Standard

                        

     Kapadokya  nedir? Burada kimler yaşar? Özellikleri  nasıldır? Kapadokya’nın hali nicedir?

     Bu sorulara tam yanıt  buraya sığmaz, ciltleri doldurur.

     Kapadokya hakkında  Türkçe yazılan ve çizilenlere bir baktığımızda, büyük bir çoğunluğu birbirine benzer. Birbirlerinden etkilenmenin ötesinde , sanki birbirinin fotokopisidir. Milat öncesi ve Milat sonrası yabancı gezginlerin gezi anılarından, günlüklerinden , kalın çizgilerle tarihin genel hatlarından anlatılır. Bu arada da jeolojik  yapı ; volkanik olay, peri bacalarının oluşması, Hıristiyanlık ve kiliselerle Kapadokya sunulmaya çalışılır.

 .    Çok eski zamanlardan beri devam etmiş kültür birikimi ve potansiyeli barındıran Kapadokya,   eski ve yeni veya iç, dış bölge olmak üzere iki kısımda incelenir. Eski veya dış Kapadokya’nın sınırları geniştir. Yozgat, Tuz Gölü,  Adana, Malatya ve Samsun’a dayanan bir sınırdır. İç veya yeni  Kapadokya için, Bugün Turistik yöre olan ,çoğu Nevşehir ili sınırları içinde yer alan , Aksaray Ihlara’dan başlayıp, Nevşehir Derinkuyu, Kaymaklı, Ürgüp, Avanos, Gülşehir ve Hacıbektaş’ı da kapsayan bir alanı çizebiliriz. Bu alan içinde yer alan kasaba ve köylerle beraber bir çok ören yeri  niteliğinde doğayla iç içe olan yerler  vardır.  

       Kapadokya hakkında  bir sürü yabancı isim ve terim kullanarak konuyu kendi insanımıza anlaşılmaz ve yadırgılaştırmak yerine, insanımızın da haz duyacağı ve anlayacağı hale getirilip sunulması daha yerinde olur. Batılı, zaten kendi kaynağından, kendi kültür yorumundan süzülüp eminerek gelmekte. Burada vurgulanmak istenen kendi halkımıza verilecek, tat ve haz alacağı bilgilerdir.   

       Son zamanlarda bölgeye her seviyeden gelen yerli vatandaşlarımızda büyük artışlar gözlenmektedir. Bu durum,Bölgede iç turizmin canlanmasına yol açmıştır. içeriği ne olursa olsun,  yapılan filmlerin  ve dizilerin çok büyük katkıları olmuştur.

        Kapadokya , tıpkı tüm yurdumuz Anadolu gibi birçok uygarlığa ev sahipliği yapmıştır. Bunlardan yazılı belgeler bırakanların en eskisi, Asur ticaret hareketini saymazsak, Hititler’dir.Milat öncesi 1750 yıllarına tarihlenmektedir. !750-1400 arası Hitit krallıklar dönemi,1400- 1200 Hitit imparatorluk dönemi sürerken araya batıdan gelen Frigyalılar girmiş, MÖ. 800 yıllarında Hitit Tabal krallığı olarak Hititler tekrar ortaya çıkmıştır Hacıbektaş- Karaburna, Gülşehir- Gökçetoprak’ta  yazılı kayalar üzerinde Hitit Hiyeroglif yazıları bulunmuştur. Kapadokya’da at beslendiği bu dönem içindeki yazılı belgelerden anlaşılmaktadır. Pers egemenliği hüküm sürmüş( M.Ö 585-334) , Kapadokya krallıklar dönemi (M.Ö 335- M.S .17), Romalılar hakimiyeti (17-395) , Bu tarihten sonra Doğu Roma yani Bizanslılar  ve   1072’den sonra Türk boyları yerleşmeye başlamıştır.      

       Kapadokya,   yer şekillerinin yaşamaya uygun olması ve insanlara hazır barınak imkanı vermesinden dolayı ilkel insana  yaşama alanı olmuştur. Mağaralar , sağlam, güvenli aynı zamanda sağlıklı yaşam yerleridir . Islaklıktan, nemden, rutubetten uzak mağaralar günümüzde bile barınak görevini sürdürmeye devam etmektedir. Yazları serin, kışları ılık olması,  kaya oyukları  insanları her dönemde barınak olarak içine çekmiştir.Bu mağaralar günümüzde  hayvanlar için  hazır birer ağıl, narenciye ve patates için ise, içlerine aynı anda birkaç kamyonun girebileceği koruma depoları olarak kullanılmaktadır.

      Derin kaya oyukları aynı zamanda birer tahıl ürünlerini saklama yerleridir.Güneş alan, nemsiz ortamlarda tahıl muhafaza edilebilmektedir.Sarıhıdır köyünde yaşı üç yüz yılı geçtiği söylenen buğday, hatıra olarak aynı mağarada, aynı yerde saklanmaktadır.

       Kaya oyukları güvercinlerin de barınak yerleridir.Asırlardan beri bölgede bol miktarda güvercin yetiştirildiği bilinir. Arazide, volkanik yapıdan dolayı toprağın verimsiz oluşu, insanları güvercin beslemeye yöneltmiş , tarımda ,özellikle bağcılıkta güvercin gübresi kullanarak toprağı verimli hale getirmeye çalışmışlardır.

     Kapadokya’da bağcılık, buna bağlı olarak şarapçılık gelişmiştir.Ayrıca Nevşehir merkezde büyük bir rakı fabrikası mevcuttur.

    Bölge, yerleşim için gerekli su kaynaklarına her zaman için sahip olmuştur . Pınar ve çeşme başlarına yerleşim alanları kurulmuş, sürekli aynı yerlerde uygarlıkların birbirlerini yok etmesinden dolayı buralarda , kalıntıların üst üste yığılması ile höyükler oluşmuştur. Topaklı, Sarılar, Hacıbektaş kazı yapılan höyüklerdir .

     Höyüklerin dışındaki yaşayan yerleşim birimlerinde bile,  kazılan çoğu yerlerde eski bir mezarla karşılaşılabilir. Her bir gömütün farklı farklı kültürlere sahip olduğu biçim ve şeklinden belli olur. Yüksek, hakim tepelerde küçük yığma kabarcıkların çoğu eski birer mezardır. Ama ne yazık ki, korumadaki imkansızlıklardan dolayı define arayıcılarının delik deşik ettikleri de bilinen gerçektir.Aynı şeyi höyükler için de söyleyebiliriz.

       M.Ö  3000-5000 yıllarına ait olduğu söylenen Gülşehir, Civelek mağarasında birtakım buluntular ele geçirilmiştir. Bu, küçümsenecek bir tarih değildir. Aşağı yukarı 7 000 yıllık bir geçmiş söz konusudur.  

         Kapadokya’da Hıristiyanlığın bir geçmişi olmasının yanında bin yıllık da İslam kültürü

ve geçmişi  olmasına rağmen bu konu, ancak genel  konularda dile getirilmektedir. (Hacıbektaş, Konya törenleri gibi) . Turistik tanıtım amaçlı anlatımlarda Türkler ve İslam kültürüne pek değinilmemektedir. Oysa Hacıbektaş’ı Veli’nin geliş amacı bellidir

         Çok uzun yıllar her iki din mensupları da barış ve dostluk içinde yan yana , omuz omuza birlikte  yaşamışlardır.Başka yörelerde olan din ve ırk  çatışmalarının hiç biri bu yörede görülmemiştir. Bu durum, yakın tarihimize,(1924) mübadele’ye kadar devam etmiştir. Bunun en güzel örneği şimdiki  Zelve, ören yeridir. Hepsi daracık bir vadinin içine toplanmış, bir tarafta kaya kiliselerinden çan sesleri, diğer taraftaki camiden ezan sesi aynı vadinin içinde yankılanmıştır.

         Kapadokya, tarihi İpek Yolu kavşağında bulunması nedeni ile buradaki Kervan Hanları ayrı bir önem göstermektedir. Hanların her birinin aralarında 45-50 km uzaklık vardır. Bu da o günlerin şartları ile bir günlük yol demektir.Hanlar, Selçuklu Türkleri zamanında konaklama ve ihtiyaç giderme yerleri olarak yapılmıştır. Bunlardan Avanos’a 5 km. uzaklıkta olan Sarıhan aslına sadık kalınarak onarılmış, dimdik eskisi gibi ayakta durmaktadır.            

     Kapadokya, baştan başa kaya kiliseleri ile doludur. Zamanı içinde Hıristiyanlık dininin dünyaya yayılma ve öğreti MERKEZİ olarak Kapadokya düşünülebilir.        

Bölgeye çeşitli tarihlerde gelen araştırmacı gezginlerden bazıları , kim kimi Hıristiyan yaptı, kimler müslümandı, kimler Hıristiyan oldu diyerek halkın ne kadar birbirine kaynaşmış olduğunu belirtmişler ,  ayrıca Hıristiyan olan halkın Rumca bilmediğini , veya bir kısmının pat çat bildiklerini, onların esasında Hıristiyanlaşan birer Türk olabileceklerini söyleyen ve 1802- 1871 yılları arasında yaşamış, Fransız arkeolog ve gezgin Charles Texier’dir

             Katpatuka, Kapatuka  isimlerinin anlamları üstüne farklı görüşler ileri sürülmektedir. Pers, Fars dilinde güzel atlar diyarı anlamına geldiği söylenmektedir.Dağlık yöreleri hariç tutarsak, Anadolumuz baştan başa at beslemeye uygundur At, insana en yakın hayvanlardan biridir. Çalışkan, vefalı , sadık, ve uysaldır. Mağaralarda, kayalarda, bağlık, bahçelik ve çoğu kumsal arazide , ordulara yetecek kadar at beslemek olası mıdır?   Arazi yapısından dolayı hala at ile çiftçilik yapanlar vardır. Öküzden sonra ,  gelişim içinde at ile çalışma uzun bir süre  devam etmiştir. Diğer bir görüş Kırıkkale yakınlarında bulunan Delice ırmağının eski adının Kapados olmasından dolayı bu ismin verilebileceği  konu edilmektedir..

          Kapadokya insanı, tipik bozkır insanının özelliklerini gösterir; sabırlı, dayanıklı, çalışkan, bağlı ve tutumlu bir yapıya sahiptir.Kıraç toprağın ve bozkırın vermiş olduğu bir cana yakınlığı ve sıcaklığı vardır. Son zamanlardaki çarpık değişim yavaş yavaş bu insanları

 da etkilemeye başlamıştır. Turizmin ve ticaretin getirdiği çıkar ilişkilerine dayanan davranışlar görünse de karşılıksız hizmet ve konukseverlik her yerde göze çarpar. Bölgenin yol üstü, uğrak yeri olması nedeni ile çeşitli karakterlerden etkilenmiş olması ona ayrı bir zenginlik kaynağı olmuştur. Gelişmiş batı şehirlerindeki kültürel fırsat ortamı bulunmamakla birlikte Kayseri bu işlevi yerine getirebilecek kapasitededir.

          Yörenin doğal yapısı her geçen gün bozulmakta, çarpık yapılaşmanın her türlü önleme rağmen önüne geçilememektedir. Özellikle yerel yönetimler, bu  konuda eş , dost,seçmen karşısında tarafsızlılıklarını yitirebilmektedirler. Ülkesini bilinçli sevme, özünden bir şeyler verip, bir şeyler katma ülkemiz insanının sorunu gözükmektedir.

           Yörede birbirinden ilginç görünümlü yürüyüş vadileri vardır. Vadilerin ilkelliği ve vahşiliğine şimdilik dokunan olmasa da bazı yerlere bilinçsizce döşenen parke taş döşemelerinin  başlaması çevre severleri ürkütmektedir.Zaman içinde bölgenin en güzel, en meşhur büyüsünün  insan eliyle bozulmaya başladığının belirtileri görünmeye başlamıştır. Esasında doğa ve çevreyi koruma işi , bir potansiyel bilgi ve güç birikimidir. Sanat ruhu ve sanat zevki , anlayışı ile biriken bir güçtür bu. Yerel ve merkezi yöneticilerin özellikleri bu bakımdan çok önemlidir.

       Bölgeye ilk gezi tadımlık sonrakiler bir tutkudur. Her sefer, her adım, her bakış, hep  aynı noktaya olsa bile, her zaman daima yeni şeyler görülür, yeni şeyler keşfedilir. (c)

       HÜSEYİN SEYFİ,  Avanos       

YATAĞA SERİLEN PARA

Standard

Almanya’nın umut olduğu dönemdi  Bekir’in Türkiye’den  ayrılışı.  Berlin- Kreuzberg  şehrine yerleşmiş, orada iş bulmuştu.Kenar bir mahallede oldukça eski,ucuz bir evde, karı koca ve çocukları ile birlikte otuz beş yıldır  gurbet kahrı çekiyorlardı.
Ailenin her bireyi,   dişinden tırnağından artırıp, yememiş içmemiş para biriktirmişti. Sorumlu bir aile  reisi olan Bekir, kazıklanmak, dolandırılmak  korkusuyla  Türkiye’de,  ölü, ya da diri yatırıma girmemişti. Hiçbir zaman yatırım için kimseye güven duymadı. Bu konuda her gün gazetelerde haberler okuyor, Türkiye’den hikayeler dinliyorlardı.  Almanya’da onların konumunda olan başka çalışanlar büyük şehirlerden ev ve arsalara yatırım yapıyorlar, bazıları da çeşitli kooperatiflere üye oluyorlardı. Ama çoğu bu alışveriş esnasında dolandırılıyordu. Bu yüzden  Bekir, hep parayı, para olarak biriktirmişti. Karı koca, üç beş ayda bir, paralarını hesap ediyorlar, bazen de paraların hepsini bir araya getirip iki üç gün sayıyorlar, yatağın üstüne seriyorlar, para ile adeta sevişiyorlardı.
Paralar çoğaldıkça Allaha şükür ediyorlar, Türkiye’ye  dönecekleri zamanı dört gözle bekliyorlardı.Bazı yıllar ,  yıllık izinlerini Türkiye’ye gitmeden evlerinde geçiriyorlar, izine gidip boş yere para harcamak istemiyorlardı.  Patates, makarna gibi ucuz besinlerle yaşıyorlar, giyim kuşama da pek para harcamıyorlardı.
İnançları gereği parayı bankaya yatırmak ve faiz gelirini alarak, temiz kazançlarına haram bulaştırmak istemiyorlardı. Paralarını yattıkları yatağın içine yerleştirip  haramdan korunmuşlardı. Gittikleri camide faizin haram olduğu hemen hemen her gün anlatılıyodu.

Özellikle o yıl, Ramazan ayında cami etrafındaki kahve ve kafeteryalarda, eli yüzü temiz, takım elbiseli, kravatlı, elleri deri çantalı insanlar belirdi. Bu insanlar, çantalarında  güzel renkli,birinci cins hamurdan basılmış broşürlerle müslüman Türk ahalinin yaşadığı semtlerde dolaşıyorlar,  onlara;  “Sizleri faiz batağından  kurtaracağız. Siz muhterem müslüman hemşerilerimizi şirketlerimize ortak ederek kar payı dağıtacağız. Kar payları ile sizlere aylık bağlayacağız. Hiç masraf ettirmeden sizleri Umre’ye, Hicaz’a götüreceğiz”  diyorlardı. Bu konuşmalar, kahvelerde, kafeteryalarda, cami önlerinde, tek tek, grup grup devam ediyordu. Günler geçtikçe, deri çantalılar  evlere de girmeye başladılar.Çoğu kez bire bir görüşerek insanları etkiliyorlardı.  Fazla  profesyonel çalışıyorlardı. Sanki bu konuda eğitim alarak gelmişlerdi. Yemeyip içmeyip, kötü barınaklarda kalarak para biriktirenleri  iyi seçiyorlardı.Kar payı vermek için, Almanya’ya Türkler’den para toplamaya gelen, bu şık ve becerikli adamlar, iyi organize olmuşlardı.  Türkler’in yoğun olarak gidip geldikleri yerlere kendi adamlarını önceden  yerleştiriyorlar, sonra kendileri içlerine  giriyorlar, “Faizsiz kar ortaklığı gerçekleştiriyoruz, firmamıza sizleri ortak etmeye geldik.” diye nutuk atıyorlar, bu sırada içerde bulunan kendi adamları , devreye girerek , sorularla  kendi adamlarının işlerini kolaylaştırıyorlar,   dinleyenleri etkilemeye çalışıyorlardı. Üstelik aynı saflarda namaz kılıyorlardı.
Camilerde imamlar, faizin haram olduğunu anlatıyorlardı.
Pek fazla çaba harcamaya  gerek kalmadan, kısa sürede, Türk işçiler, Türkiye’den gelen müslüman kardeşlerine paralarını yatırmak için uzun kuyruklar halinde sıraya durmuşlardı bile. Parayı yatıranın eline bir sözleşme kağıdı veriliyor, üstüne rakamlar yazılıyor, paralar çuvallara dolduruluyordu. Bir Allah’ın kulu çıkıp da “Siz ulu orta böyle ne yapıyorsunuz?” diye sormuyordu.
Toplanan paralar harıl harıl Alman bankalarına akmıştı.Yirmi, otuz bin marktan tutun, beş yüz bin, bir milyon mark verenler vardı. Herkes birbirini, bu kişilere para yatırmak konusunda teşvik ediyordu.
Aradan bir iki ay geçti Hesaplara kar payları gelmeye başladı.Üstelik faiz severler için de cazipti.Alman bankalarının verdikleri faizin kat kat üstündeydi.
Bir süre sonra , aynı adamlar Berlin, Köln civarında yine görünmeye başladılar. Bu kez, kafasında biraz kuşkusu olup, önceki partide parasını vermeye çekinenler de tüm paralarını yatırdılar. Kar payı tatlıydı.
Üç beş ay sonra, hesaplara yatan kar paylarında aksamalar görülmeye başladı.Önce oranlarda bir düşme, sonra tümden kesilmeler oldu. Bazı mudiler, “Ortaklıkta kar da vardır, zarar da. ” diyerek sineye çekti.Bir kısmı da şikayet edecek merciler aradı. Geri kalanlar ise, iki üç ay paranın tadına alışmış olmanın sabısızlığı ile telefonlara sarılarak derhal ortaklıktan çıkmak istediklerini söylediler.Bunlar, bürolara davet edildi,             ” Kendileri ile görüşme yapılacağını, paralarını çekmekte ısrarcı olacaklarsa, paralarını iade edeceklerini” açıkladılar. Paralarını çekmek için  büroya gidenler, dayalı döşeli lüks büyük yerler görünce hemen girişte etkileniyorlardı. Ortaklıktan çıkmak isteyenlere kasalar açılıyor, demet demet paralar ortaya saçılıyordu.
Bu arada Bekir de parasını çekmek için , soluk soluğa büroya gelmiş tüm parasını almak  istediğini söylemişti. Ona da tıpkı diğerleri gibi şakır şakır demir kasa açılmış içinden bir top mark masaya yığılmıştı.Tam bu sırada bitişik oda kapısından, üç kişi ellerinde para dolu çantalarla içeri girmişler, para yatırmak istediklerini belirterek çantalarından paraları boşaltmışlardı. Çalışma masalarının  üstü,  hem yatırmak isteyenlerin, hemde çekmek isteyenlerin paralarıyla   dolmuştu. Bekir aptallaşmış,  sanki  iki cami arasında kalmış beynamaza dönmüştü . Sonunda hızlı bir şekilde kararını verdi ;  “Kalsın  kalsın , benim param da kalsın, çekmekten vazgeçtim.”  diyerek elinin tersi ile önüne yığılan parayı itti.
Bitişik odadan ellerinde para dolu çantalarla çıkanlar, şirketin kendi adamlarıydı. Şirkete para yatırma  numarasını , büroya parasını çekmek isteyenler gelince hep yapıyorlardı. Aynı numarayı Bekir’e  de çekmişlerdi. (c)         Hüseyin Seyfi. Köşektaş

Milat Öncesinden

Standard

Her şeyin başı yaşamak

 dedik,
yaşamaya asıldık,
toprak

bedenimde yoruldu,
bedenim

karıştıkça toprağa
çamur oldu,

taş oldu,
çöktü karanlıklar üstüme
baykuşlar arkadaş oldu,

toprak,

 duvardan inerken
sendin o,

yoldan geçen,
bilmem neden okudun
milat öncesinden

 bir dua
ben kafandan geçerken. (c)

Hüseyin Seyfi. Köşektaş