Monthly Archives: Mayıs 2007

PAHALI ARSA VE TERÖR

Standard

 

        Feodal veya geleneksel yaşam biçiminden çağdaş yaşam biçimine geçişlerin seyri ve oluşumu toplumdan topluma farklılıklar göstermektedir . Ülke ekonomisi belli bir yere gelmiş görünürken , bireyler ve bölgeler arasında çok büyük dengesizlikler varsa , o toplumun değişim ve gelişimi sancılı ve ağrılı olmaktadır.Dengesiz gelir dağılımı olan , rüşvet, hırsızlık, yolsuzluğun kol gezdiği toplum içinde, eğitimsiz ve sürekli istismara açık ,  her yerde kullanılacak bireyler  ortaya çıkmaktadırlar. Bunu bilmek için illa toplum bilimcisi olmak gerekmez.

        “Aç insan fırın yıkar. Aç insan kolay kandırılır.  Kesilmiş koyuna derisini yüzmek elem vermez. Bir ülkenin geleceğini göremeyenler aradan yıllar geçtikten sonra yaşadıkları  günü   kurtarmanın  telaşına düşerler. İnsanların  yaptığı sahte paralar kadar, sahte paraların yaptığı insanlar da vardır.”  Sözlerini söyleyenlerin hepsi de sosyolog değildir. Bu açıklama, konumuzun ( terörün) iç yönüdür.Terör için, araç ve malzemenin bol olma nedenlerinin yüzeysel izahıdır.

         Terörün dış veya uluslar arası  yönünün kısa açıklaması, bilinen bir hatırlatmadan öte bir şey değildir.

          İçinde bulunduğumuz iletişim çağına, “Psikolojik savaş çağı.” denilmektedir . Yüzyılımızda sıcak savaşların yerini, küçük yoğunluktaki çatışmalar almıştır.Toplumun sosyo ekonomik koşullarından, mevcut yapıların eksikliğinden kaynaklanan içteki terör ve şiddet potansiyeli bazen dışta fırsat bekleyen güçlerin denetim ve kontrolüne geçmekte, terör ve şiddeti amaçları doğrultusunda yönlendirmektedirler. Dikkatli gözlendiğinde, uluslar arası ilişkilerdeki hareketlilikler terörü indirip çıkarmaktadır.

          Terör yıldırma ve korkutma hareketidir. Hedef belli olmadığı için kitlelerde korku ve yılgınlık hakim olur.Bu yönüyle terörü yapanlar topluma kendi amaçlarını zorla ve tehditle kabul ettirmeye çalışırlar.

          Türkiye’miz, zengin doğal kaynakları, turizm potansiyeli, genç nüfusu ve bulunduğu yer itibarıyla çekim merkezi olmaktadır.

           Bahane edilen problemler bitse bile, terör bitmeyecektir. Bu bir savaş türüdür. Pahalı arsayı ele geçirme savaşıdır. Tarih boyunca, bu arsada,  zamanının  savaşları hiç eksik olmamıştır. Bugünün savaşı terördür.  Bu arsanın adı ANADOLU’DUR.  Hüseyin Seyfi.

KAPADOKYA’DA GÜVERCİNLER

Standard

                              

       Güvercinler kutup bölgeleri dışında hemen hemen dünyanın her tarafında yaşayabilen bir kuş türüdür. Seksen kadar türü bilinir. Türleri ; rengine, biçimine, uçuşuna, yaşadığı ortama göre değişiklik gösterir: Cüce güvercin, gök güvercin, yabani güvercin, benekli güvercin, kaya güvercini, süs güvercini , takla güvecini, beyaz güvercin , ev güvercini gibi. Güvercinler saatte 50 ile 200 km hızla uçabilmektedirler.

       Güvercin sözcüğü,  Moğolca  kügercin sözcüğünden gelmektedir. Güvercinlerin boyunları; mavi, yeşil, pembe renklerden biri veya daha fazlası ile kaplı olduğundan dalgalar halinde ıpıl ıpıl yanar.  Bu görünümünün yanında  çevik hareketleri ona çocuksu, bakışları da saf ve masum bir görünüm verir. İşte bu özelliğinden  olsa gerek, kutsal inançlar onu sahiplenmişlerdir:

        Din, güvercini  insanlara kardeşçe yaşama duygusunu, barışı ve gönül sevincini taşıyan ve bunu dağıtan kuş olarak görür. Tasavvuf, gönülden gönüle haber ulaştıran, Tanrı ile ermişler arasında aracılık eden bir canlı  olarak düşler güvercini. Suç ve yanlıştan arınmış, gök katlarının her basamağında yeri olan  kutsal bir varlıktır o.

        Hıristiyanlık dininde , kutsal ruh olarak benimsenmiş, İslam dininde ise yine her türlü günah ve suçtan uzak, suçsuz  bir yaratıktır güvercin. Bazı inançlara göre, ölen suçsuz , günahsız insanların ruhu güvercin kılığına girer , ortaya çıkar, sevdikleri insanların çevresinde dolaşır. Bu inanç, Osmanlı’da yaygın olduğundan özel olarak, cami, mescit, medrese,kale üstlerine hücreler şeklinde güvercin yuvaları yapılırdı.

        Tevrat’a  göre, Büyük Tufan zamanında Nuh Peygamber, fırtınanın bitip bitmediğini anlamak için gemiden dışarı güvercin salar. Aradan biraz zaman geçince uçuşunu tamamlayan güvercin, ağzında bir zeytin dalı ile gemiye geri döner. Bu durumda fırtınanın dindiği anlaşılır. Bu öyküden ötürü zeytin dalı barışı, güvercin barış elçisini simgeler. “Zeytin dalı uzattık, güvercin uçurduk”

        Kısas-ı  Enbiya’da , Hazreti Muhammed’in  İslam dinini yaymaya başladığı sıralarda, saklandığı Hıra Dağındaki  mağarada , bir mucize gerçekleşmiş  örümcek ağını örerken, güvercin  hemen bir  yuva yapmış ve yumurta yumurtlamıştır. İnanışa göre, mağaraya çoktandır ayak basan kimsenin olmadığı görüntüsü verilmiş ve peygamber Hz. Muhammed kendini izleyenlere görünmemiştir.

        Yine 13. yüzyılda yaşamış Hacıbektaş-ı  Veli , efsaneye göre keramet göstermiş, güvercin olup uçmuş. Bu yüzden, resimlerde elinde güvercin ile tasvir edilir. Hacıbektaş’ta  Çilehane denilen mevkide kaya üstünde görülen kuş izinin güvercin izi olduğuna inanılır.

         16. yüzyılda yaşadığı bilinen ünlü ozan Pir Sultan’ın da bu konuda bir dörtlüğü vardır.

         Güvercin donunda dalına konsam

         Arayıp eksiği özünde bulsam

         Çevrilip yoluna kurbanın olsam

         Yetiş Allah, ya Muhammed, ya Ali .

       

         Kapadokya’da güvercin niçin çoktur? Neden güvercin eskiden beri beslenir, sevilir? Sanırım, yanıtın kısa özeti yukarıda verilmiştir. Her şeyden önce Kapadokya bir dinler merkezi durumunda idi. Çok Tanrılı dinler, Zerdüşt, budizmin etkileri, Hıristiyanlık ve İslam. Her şeye rağmen, Kapadokya bir gizem ve büyü ortamı yarattığı içindir ki, dinlerin mekanı olmuştur. Burada insanlar kendi içlerine, kendi özlerine dönerek, din ile daha bir yoğunlaşmışlar, daha bir iç içe olmuşlardır. Buna neden, arazi yapısıdır. İşte burada , bu durumu güvercin bütünlemiştir. Bu kadar maharet yakıştırılan güvercin de ortama uymuştur.

       Güvercin gübresinin Kapadokya asmalarına, patateslerine ve bahçe çiçeklerine kullanıldığı , ürün verimini ve kalitesini artırdığının bölge halkı tarafından iyi bilinmesi nedeni ile de güvercin  yetiştirilmektedir.

         Güvercin elbette Kapadokya’ya özgü bir kuş değildir. Bununla birlikte buraya daha çok yakışmıştır.Kapadokya’nın gizemli havası ve mavi gökyüzü ile adeta özdeşleşmişlerdir.

        Son yıllardaki tarım ilaçlarından bu sevimli, masum canlı da etkilenmiş, sayısında azalma gözlenmiştir . Başta yöre halkının ve yerel yönetimlerin gayreti ile tekrar çoğaltılabilecektir. Güvercinler, iyi bakıldığında ve korunduğunda çabuk çoğalma özelliğine sahiptirler.

           Kapadokya bölgesinin yüksek kayalarla kaplı olması, kalabalık ve gürültüden uzak kayalık vadilerin bulunması, bu kısımlara güvercinlerin yuva yapmasına neden olmuştur.  Kayaların işlenmeye uygun, yumuşak yapı göstermesi, insanlar tarafından  kolayca işlenmesini getirmiştir. Gerek güvercinlerin, gerekse insanların barınma yerleri, doğal yapı nedeni ile hiçbir zaman problem olmamıştır.

         Kapadokya’da güvercin yuvaları, yüksek peribacalarının , mağaraların içi, cami ve ev çatılarının üstüdür.Sabahleyin gün doğumu ile birlikte yuvalarından topluca uçarlar. Önce, bulundukları çevrenin gökyüzünde kısa daireler çizerler. Sanki bu hareket, bir egzersiz , sabah mahmurluğunu üstlerinden atma uçuşu,diğerlerine  ‘uçuşa hazırolun’  haberi verme, veya çevreyi yukardan gözetleme işidir. Bu nedenlerden olacak,bu uçuşun arkasından hemen yuvanın olduğu yere dönerler.Ama içeri girmezler, dışarıda kalırlar. İkinci uçuşa hazır şekilde hareket halinde bekleşirler. Çok kısa bir süre sonra hep birlikte birden kalkarlar.Bu kez, açılırlar uzaklara. Akşama dönerler.

         Güvercinler ötüşürler, barışçıldırlar. Kavgayı sevmezler,paylaşım özellikleri vardır.İnsana yakındırlar.

         Keşişler, dervişler inzivaya çekildiklerinde , bulundukları mağaranın penceresinden güvercinleri seyretmişler, onun kutsallığı ile kendilerini bütünleştirmişlerdir. Adeta yaptıkları ibadete güvercinleri tanık tutmuşlar, belki de güvercinlerle daha  mutlu olmuşlardır. (c)      Hüseyin Seyfi.

           

Mektep Bahçesinde Çocuklar

Standard

                 

    Mevsim, yazdan güze dönünce havanın rengi değişti. Köyde yayla havası var.Bu köyde, rüzgar hiç durmadan, bazen sert, bazen yumuşak eser durur. Kuzey rüzgarlarına  önü açık. Yüksekçe bir tepe üstüne kurulan köyde , rüzgar  hiç eksik olmuyor.

     Eylül’de değişen havanın rengi, bana hep hasat zamanını anımsatır. Nedense hüzünlenirim de.  Belki , çoğu insanda ortak bir duygudur bu. Toprağın canlılığını yitirince mahzunlaşması insana hüzün veriyor. Sonbahar üstüne söylenen şarkı ve türkülerde  bir burukluk yok mudur? Sanki dönüp dolaşıp tekrar gelmeyecekmiş bir mevsime, bir veda duygusu. Oysa  insan yaşı öyle mi? Mevsimlere benzetilse de, mevsimler gibi geri döner mi?  Girmeye gör  hazan mevsimine, girince tekrar dönüşü olur mu? Öyle sanıyorum ki, sonbahar mevsimi aslında bir bahane hüzünlenmek için.  İnsanın asıl üzüntüsü, dönüşü olmayan zamana .

      Öyle sanıyorum, bu duygular içinde, çocukluğumu yaşadığım  mektep bahçesine doğru yönelmiştim . Yıllar  sonra  beni kendine çekmişti.  Çocukluğumu aramaktı belki.

       Mektep bahçeleri, Türkiye’de Cumhuriyetle birlikte öğretmen okullarında ve Köy Enstitülerinde, köy ve köylüyü kalkındırma, eğitme, öğretme amacı ile  örnek uygulama bahçeleri olarak uygulamaya sokulmuştu.Buralarda örnek her ziraat yapılıyor,arıcılık, tavukçuluk öğretiliyordu.

     Öğrencilik yıllarımın okulu çoktan yıkılmış, yerinde bahçe alanı ile birlikte geniş bir arazi çıkınca, ağaç sever köylü, yakın bir zaman önce, buraya çam fidanları dikmiş, mektep bahçesinin ortasına  çocuklar için  bir oyun parkı ve bir de havuz yaptırmışlardı. Havuzun içindeki suyun rengi,  kullanılmadığından ve akıtılmadığından yeşillenmiş, yosunlanmıştı.

      Sonbahar başı olmasına rağmen, o gün hava sıcaktı.  Çocuk parkında, birkaç çocuk oyun oynuyordu.  Bahçe duvarının bir başından öbür başına su arkı uzanıyordu. Köy çeşmesi, yıllardır yaz kış,  şarıl şarıl akarken son yıllarda iyice azalmıştı.Bununla birlikte  su arkı hep nemli kaldığından , arkın kenarları, mektep bahçesinin girişi, salkım söğütleriyle süslenmişti. Bu söğütlerin altında, çocukları seyrederken  aklıma bir  ‘muziplik’  geldi.

       Mektep bahçesinin, tel çit ile çevrili tarafından bahçeye usulca girdim. Yavaş yavaş çocuklara doğru ilerledim. Çocuklar, benimle ilk kez karşılaştıklarından  biraz tedirgin olmuşlardı. Yaşları dört ile dokuz  arası idi.

        “ Merhaba çocuklar, burada oyun oynamak için , park parası getirdiniz mi ?”  diye sorunca,  önce anlamamışlar gibi benim yüzüme , sonra da birbirlerine bakıştılar. İçlerinden en büyükleri , hiç beklemedikleri, bu saçma soruya,

        “Paramız yok, para getirmedik. Niçin sordun?”  diye karşılık verdi.

         “Paranız yoksa burada oynayamazsınız.. Çocuklar , buraya park bekçisi olarak tayin edildim.Bundan böyle, burada oyun oynamak para ile. Hadi  verin bakalım park ücretlerini.”

          Çocuklar hep bir ağızdan,   “Paramız yok.”  diye  keyifle bağrıştılar. Onlara göre , iyi ki paraları yoktu, değilse  paraları ödemek zorunda kalacaklardı. Bu yüzden neşelendiler.

          “Pekala, paranız yoksa babalarınızın maaşından keserim.”  

          Beş yaşında olan  , hemen itiraz etti.  “Ben babamın maaşından kestirmem.Hem benim babam bu köyün imamı.”

           Yanına yaklaşarak saçını okşadım. İri ve siyah gözlerinden masumiyet akıyordu.

           “Adın ne senin?”

            “Ömer Faruk”  dedi ve yanındaki kendinden bir yaş küçük kızı göstererek, “Bu da kardeşim, Eşe Nur.”

             “Pekala, anlaştık. Sizin babanızın maaşından kesilmesin.”

              Ömer Faruk, işi başarabilmiş olmanın mutluluğuyla , “Yaşasın!” diye bağırdı.

              Esmer olan çocuğa dönerek adını sordum, “Velican .“  dedi. “ Ama amca, babamın maaşı yok ki . Gülşah da ablam.” diyerek orada bulunan dokuz yaşındaki en büyük çocuğu gösterdi. Zayıf , sarışın bir çocuk daha vardı. O da kendiliğinden konuşmaya başladı.

          “Benim babam maaşlı. Fakat biz İstanbul’da kalıyoruz. Babamı bulamaz, maaşından da kesemezsin.”

           “Tamam çocuklar.”  dedim.  “Babalarınızın maaşından kesilmeyecek, sizden de park giriş ücreti alınmayacak. Yalnız bunun karşılığında hep beraber şimdi, burada iş yapacağız.”

           Yine hep bir ağızdan,  “Ne işi? “    diye sordular.

           “Şuradaki, en küçük çam fidanlarını sulayacağız. Bakınız boyunlarını bükmüş, bizden su istiyorlar.”

         Gülşah,   “Nasıl sulayacağız? “   diye meraklı gözlerle sorunca,

          Ben de,  “Çevremizden bulacağımız pet şişelerle sulayacağız.”  dedim.

          Çocuklar, pet şişesi bulmak için bahçeye dağıldılar. En küçükleri Eşe Nur , kendine göre boş bir gazoz şişesi bulmuştu. Diğerlerinin elinde, boş kola ve su şişeleri vardı.

           Bazı çam ağaçlarına,  yeteri kadar su verilemediği renklerinin sararmasından belli oluyordu.

           Çocuklar ,suyu fidanların tepesinden aşağı dökmeyi seviyorlardı. Tepeleri ıslanan çam fidanları etrafa mis gibi bir koku yayıyordu. Bu güzel koku, sanki bizimle kurdukları bir diyalog, bir iletişimdi. Aklımdan neler geçiriyordum; fidanlar büyüyecek, çocuklar büyüyecek, çevre güzelleşecekti.Gün batacak,  geceleri ay tepeden vuracak, el ele , kol kola dolaşacaklar, etrafı kahkahaya boğacaklardı . Dumansız, kirsiz tertemiz bir dünya kuracaklardı. Çocukluğumuzda biz öyle yaşamıştık.Bağlar, bahçeler, çayırlar otlar ve derelerden çağlayan sular vardı  Son  otuz yılda iklimin değişmiş olması, toprağı aç bırakmış, bahçelerden vazgeçilmiş, ağaçlar kendiliğinden kurumaya başlamıştı.

        Mektep bahçesinde yeni tanıştığımız çocuklar, yaptıkları işin önemini kavramışlar, zevk ve istekle çalışıyorlardı.Eşe Nur, elindeki gazoz şişesini suya daldırıyor, suyun şişeye dolmasını keyifle seyrettikten sonra  Velican’ın gösterdiği fidana koşarak gazoz şişesindeki suyu boşaltıyordu. Ömer Faruk, “Terledim.” diye üstüdekileri çıkarınca, arkasından  “ Ben de. ” diyen Eşe Nur da soyunmaya başladı. Baktım hepsi de  soyunacak,  maaş kesimini gündeme tekrar getirerek soyunmayı yasakladım. Gülşah durmadan sorular soruyordu, “Amca, adın ne? Burada nerede kalacaksın? Evin nerede? Babamı biliyor musun? Yarın da gelecek miyiz?”

         Ne kadar saf , ne kadar temizlerdi. Yüzlerindeki ifade ,onların günahsızlığının dışa yansımasıydı. Fidanlar da öyleydi. (c)

HÜSEYİN SEYFİ