Monthly Archives: Haziran 2007

Ay buluta girince

Standard
Bir gece
Ay buluta girince
yanık sesi gelse
hep türkülerin,
Rüzgar, sen ve ben
Gün çıkana dek
kalsak bozkırın ortasında,
Bir türkü dinlesek
Yaşama dair

Bir desem
on dinlesem,

Bilsem ki

önümüzde zaman dar,
yol uzun
yol çetin,

Düş görsek
Ay buluta girince,
yürüsek
yürüsek
sonuna kadar.

 

Hüseyin Seyfi

 
 
(c) Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.
 

PUHUR KOKULU YAZ AKŞAMLARI

Standard

Buhur sözcüğü değişik ,ama birbirine çok yakın anlamlarda kullanılıyor; mangal tipinde üç ayaklı tütsülük veya kokuluk, ağaçtan alınan güzel bir koku, doğadaki tüm güzel kokuların karışımı.

Arapça, “bahur” sözcüğünden gelen, yakıldığı zaman güzel kokulu dumanlar çıkaran bir bitki şeklinde tanımlara rastlanılıyor. Hepsinin ortak tanımı güzel koku.

Buhur sözcüğü bazı yörelerde ‘puhur’ olarak söylenmekte ve yine kokulu bir bitki ile ilgili anlam verilmektedir. 

 Puhur, özellikle dini ritüellerde yakılarak tütsü olarak kullanılan kayın ağacı kabuğu veya bir ağaç cinsi olarak tanıtılır. Oysa bazı Türkmen konar göçer aşiretlerinde, puhur bir bitkiye verilen isimdir.

Bitkinin boyu bazı yerlerde bir metreye varır. Bozkırda, kıraç arazide yetişir. Mayıs ayının sonunda, küçük küçük sarı renkli çiçekler açar. Çiçekler, sadece bitkinin üst kısımlarında yer almaz, her yanını kaplar. İncir tanesi büyüklüğünde , başak şeklinde sıralanan sarı çiçekler hemen dökülmez, belki de küçük olmalarından dolayı uzun süre bitkinin üstünde kalır. Etrafa mis gibi koku yayar.

 Puhur bitkisi, tepeden tırnağa güzel kokudur. Yaprakları, sapları, gövdesi, kısacası, her yanı güzel kokar. Koku, sadece bitkiden esen, öyle gelip geçen bir koku değildir. Dokunduğunuz yerde uzun süre kalan, içinize ferahlık veren, sizi alıp bir yerlere götüren bir kokudur. Bunun için, gözünüzü kapatıp ,bitkiye burnunuzla dokunarak bir nefes çekmeniz yeterlidir.

Eskiden, bundan kırk elli yıl öncesine kadar, puhur’u genç kızlar, gelinler saçlarına takarlarmış. Ayrıca suyun içinde kaynatılıp suya kokunun sinmesi sağlanır, bununla yıkanan saç, hem parlak durur, hem güzel kokarmış. Bu gün hala bazı yörelerde, yazın, puhur demetler halinde toplanır, bağlanarak evin bir yerine asılır, kokusunun yanında ayrıca uğur ve şans getireceğine de inanılır.

Puhur, en iyi parfümden daha etkili. Buna karşılık puhuru tanıyan çok değil. Her bitkinin olduğu gibi puhurun da düşmanı tarım ilaçları. Bu yüzden puhur kendini asfalt kenarlarına ,yol kıyılarına çekmiş, oralarda yetişmeye başlamıştır. Otlak hayvanlarına , tadı çekici olduğu için belki de bozkırda fazla dayanamamıştır. Öyle kişiler vardır ki, puhur kokan yaz akşamlarında, ceviz yaprağı, iğde dalı, çalı gülü, kekik, hanımeli, lavanta, leylak kokularının içinden puhur kokusunu hemen ayırır.

Resim sanatı içinde kokuyu yansıtmak olsaydı, herhalde bütün ressamların , önceliklerinden biri de puhur olurdu. Hüseyin Seyfi

KADINLARIMIZ

Standard

        Mutluluğu gönlünde yaşayan ,içindeki bahar çiçekleri hiç solmayan kadınlar. 

        Örf ve törelerin etkisiyle   ”Çoluk çocuk hatırı için.” dertlerini , mutsuzluğunu  içine atan kadınlar.

        İç dünyasında hiç bahar rüzgarı esmeyen kadınlar.

        Mutsuzluğun temel nedenlerinden biri, toplumun paylaşım ve özveri duygularının körelmesidir.Bireysel yaşamın ön plana çıkmasıyla insanlar mutsuz olmaya başlamıştır.

         Kadın vardır, mutludur. Şansından mıdır?  Becerisinden midir? Kimse nedenini  bilemez.Bahar rüzgarları ile doğar, bahar rüzgarları ile yaşar.

          Bir eli yağda, bir eli balda olan, bir dediği iki olmayan kadınlar.    

          Kuşkusuz aynı şeyler erkekler için de geçerlidir. 

          Daha birçok karakter çizilebilir.Mızmızcılar, dedikoducular, kıskançlar, her zaman gönlü yüksekte uçanlar, çalışkanlar, tembeller, işgüzarlar, hükmedenler, çok bilmişler…gibi.  

          Buraya , çoğu kırsal yörelerde hala var olan, kadın tipinin olağan programını, gerçeğine sadık kalarak kısaca çizmeye çalışacağım;

          Sabahları altı sularında kalkış. Büyük ve küçük baş hayvanların temizlik ve bakımlarından sonra,  çevre temizliği (Buna kapı önü süpürme denir.) .İneği sığıra salma. Çeşmeye birkaç kez giderek eve testi veya kovalarla elde su taşıma.Su taşırken, kış mevsiminin beyaz ayazlarında soğuktan kıpkırmızı olan kadın elleri. Sonra ateşe çay, çorba koyarak ev halkına kahvaltı hazırlama. Çocukların üstünü başını giydirme, karınlarını doyurarak onları okula, eşin işi varsa onu  işe, yoksa kahveye veya köy odasına gönderme. Arkasından ortalığı derleyip toplama; bulaşık, çamaşır işleri.  ( Çamaşırlar elde yıkanır.)

          Mevsime göre tarla, bağ, bahçe işleri ; gidilecek arazi, yaya  olarak bazen bir saat gidiş, bir saat geliş sürebilir. Tarlada çapa, bel, ekin işleme, yığın yığma, hasat yapma gibi işler . Sonra eve dönüş. Akşam yemeği telaşı, yine inek, koyun kuzu işleri. Evde devam eden rutin  işler. Arkasından gece, çocukların tek tek yatırılması. Yatak yorgan taşınması, serilmesi, yatakların yapılması. ( Ağır yün yataklar, her biri onar ,on beşer kilo.)

         Bunlarla birlikte geçim sıkıntısı. Ekmek, aş ihtiyacı. Giyecek, yiyecek darlığı.

         Kış hazırlıkları . Un öğütme, ekmek yapma, bulgur yapma, yakacaklar.v.s

         Günde ortalama, on kez köy çeşmesinden eve su taşıma, en yorucu işlerin başında gelir. 

         Bir de ceviz kabuğunu doldurmayan nedenlerden dolayı tekme tokat dayak yeme olağan sayılır.

         Tüm bunları yaşamış, sonunda  tek başına kalmış bir örnekle buluşmamı buraya aktarmak istiyorum;

         Fatma Kadın, seksen yıllık bir ömür geçirmiş, eşi yurt dışında tam otuz yıl işçi olarak çalışmış çoluk çocuk için. Birlikte dayanmışlar hasrete. Ama sonunda başarmışlar, çocukları okutmuşlar. “Şimdi her biri, bir tarafta memur.”  

         Fatma Kadın ,  “ çocukların babasını”   iki yıl önce kaybedince yapayalnız kalmış .

        “ Hani evlatlar, hani torunlar? Yer demir, gök bakır. Gece yarısı uyandım yapayalnız. Bir büyük ağrı yapıştı kafama. Telefon var etmesini bilemem, araba var sürmesini bilemem. Konu komşu ne yapsın? Senin derdinle uğraşacak değiller ya. Dolan dur koca evin içinde tek başına  sabaha kadar.Ölsen kimsenin haberi yok. Yalnızlık yalnızlık. Arkadaş olsun diye televizyonu açıyorum . Programlar büyük bir üzüntü kaynağı. Her zaman acı, her zaman üzüntü.  Televizyonlar, üzüntümüz üstüne efkar katıyor.Yalnızlık çok korkunç. Torunlar gelmez, gelinler gelmez. Evlatlardan umut kesik, canları sağolsun. “

         O kadınlarımız, hastalanmaya bile hakları olmayan, sofraya, kendi kurdukları  sofraya çekinerek oturan ve oradan da ,yarı aç kalkan,  bunlara rağmen yine de mutlu görünen kadınlarımız. Bilmem ,bizleri affedebilecekler mi acaba ?  (c) Hüseyin Seyfi