Monthly Archives: Mayıs 2008

Kapadokya’da Derinkuyu

Standard

 

     Yer altı  şehri ile tanınan Derinkuyu Nevşehir iline bağlı bir ilçe. Kapadokya iç daire sınırlarında , il merkezine 30 kilometre uzaklıkta.

 

            Derinkuyu yer altı şehri, Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı müze adı ile ziyarete açık.Bugün çekül düşümü derinliği 85 metre civarında.

           Yeraltına doğru zeminin eşilmeye,oyulmaya uygun olması, tünel oyukları ve bölümlerinin zaman içinde  ihtiyaca göre çoğalmasına yol açmış.

            Tünel şeklindeki yapının çok derinlere kadar inmesi, içinde yer yer yuvarlak, ağır taş kapakların veya kapıların bulunması, zamana göre burasının sığınak amaçlı kullanıldığı ihtimalini güçlendiriyor.Tünel girişindeki ilk iki katın, en eski olduğu düşünülürse bu giriş kısımlarının Kapadokya’daki diğer mağara evleri gibi barınma amaçlı kullanılmış olduğu düşünülebilir.

            Derinkuyu’nun yer altı şehrinden başka eski evleri ve eski kiliseler var;

 Koruma altına alınan eski evlerin çoğu onarılmış, ev sahiplerinin bizzat kendileri oturmakta. Eski evler, başka yerlerde olduğu gibi boşaltılmamış. Bu evlerin yapı mimarisi Kayseri Eski Evleri ile benzeşiyor.

Kapısına kilit vurulan az sayıda ev harap görünüyor. İçinde oturulan evler sağlam. Koruma altına alınan bir de kilise var. Bu, diğer Kapadokya kiliseleri gibi kaya kilisesi değil,  taştan yapılmış, bu gün kapısı kapalı. Ziyaretçiler ancak bahçe avlusunun çevresini dolaşarak meraklarını giderebiliyorlar . Bu kilise, Yer altı şehrinin yüz metre kadar güneyinde bulunuyor.Ayrıca,  ilçe içinde, bugün cami olarak kullanılan, aslında eskiden kilise olan 1860 yapımı, eski bir ibadet yeri daha var. Yapının girişinde şunlar yazıyor;   “Kilise yapılışı: 1860,  camiye çevirme 1949. Kiliseyi camiye tahsil eden zül celal, kabul et duamızı eyleme melal, Ayasofya’nın fatihi Sultan Mehmet ise, bunların da fatihi Mustafa Kemal.”

        Caminin içine girince, her iki dinin de gücünü hissediyorsunuz. Kemerler, sütunlar ve ahşap işlemeler eskiden esintiler vererek sizi o zamana çekiyor. Dış kısmında, bahçede dolaşıyorsunuz, sonradan yapılan ,minare ve duvar gibi ilave kısımların yapının orijinalliğini hiç bozmadığını görüyorsunuz. Sanki 90 yıl sonra aynı ustaya yaptırılmış fikrine kapılıyorsunuz.

         Avşar sokak ,16 numara, burası bir ev değil,  Rumlar’dan kalma kara fırın.Yörenin taşlarından yapılmış. Toprak yapı. Bölgenin eski  tipik ev yapısı. Mağara kopyası.Dört taş duvar, bir kapı, bir pencere. Dıştan ve  içten duvarları is içinde. Evin bir odası kadar büyüklükte.Bu gün hala kullanılıyor. Ayda en az bir kez yakılıp Derinkuyu’nun o meşhur ekmeği ;  eski bir alışkanlık , patates püresi, peynir suyu ve süt ile yoğrulan hamurdan ekmek yapılıyor. Yalnız  bu ekmeğin satışı yok. Herkes kendine göre yapıyor. Fırın yakma, ekmek yapma alışkanlığı, yapılan yeni fırınlarla devam edip gidiyor.Ne zamana kadar devam eder bilinmez.      

         Ahmet Dede ile sokağın içinde, bir bakkal önünde karşılaştım. Ahmet Dede’nin yaşı, seksenin üstünde. Ahmet Erciyes. Kendi deyimi ile 1341 doğumlu. “İstersen baba adını da yaz” diyor ve  anlatıyor;

 “Derinkuyu’da ,her biri 60- 70 metre derinliğinde 22 tane kuyu vardı.Halk içme suyunu bu kuyulardan karşılardı. Kadınlarımız kuyulardan su çekeceğiz diye yorgun ve bitkin düşerlerdi.

Elli’li yıllarda idi.  Kadınlar ;   ‘Su çıkara çıkara göğsümüz patladı.’ diye köye gelen siyasilere yakınınca , devlet mühendis gönderdi. Suvermez yoluna kuyu vuruldu.Kısa sürede kuyudan su çıktı. Su , öyle bir su, pırıl pırıl parlıyor. Sanırsınız gümüş madeni mübarek. Ben o zama otuz yaşlarındaydım. Aklım iyi eriyordu yani. Evli barklı heriftim anlayacağın, su, pırıl pırıl kum taneleri gibi yanıyordu. Amma velakin kuyuyu geri kapattılar.Rapor tutuldu. ‘Derinkuyu’da su yok.’ dediler. Kuyunun kapatılış nedenini anlamadık gitti.

      Epey sonra yine geldiler,  çok derinlerden buldular suyu. Depo yapıldı, su basıldı. Derinkuyu evleri suya kavuştu.

      Ekmek fırınları eskiden beri var. İyi hatırlarım, anamız akşama kadar ekmek yapardı, sabaha kadar da tükenirdi. Haydi, ertesi günü yine hamur yoğur, yine ekmek yap.

       Rumların bizden hem varlıklı , hem de becerikli olduklarını biliyoruz. Ekmek fırınları da onların işidir.  Adamların bir ayakları İstanbul’da idi.Sonunda  hepsi de oraya gitti. Kalanları   mübadele antlaşması ile köyden ayrıldılar. Ama buralardan, yerlilerden birileriyle evli olanlar kaldı.Onları göndermediler

      Bir gün, eniştem Koca Ömer ile birlikte  sonraki yıllarda İstanbul’a gittik. Karaköy’de buradan giden Rumlar’la karşılaştık. Mübadele sırasında, İstanbul’daki akrabaları onları saklamışlar, Yunanistan’a göndermeyerek ,İstanbul’da kalmalarını sağlamışlar. İstanbul’da bizi evlerine götürdüler. Bizleri ve buraları özlemişler. Sarılıp ağlaştılar. Biz de ağladık.Bizi bırakmadılar. İkrama izzete boğdular. Biz de onları davet ettik. Kadının Adı galiba Maria idi. Karaköy’de  evleri vardı.

      Derinkuyu’ya bir ara muhacirler geldi. Devlet onlara bayağı geniş tarlalar verdi. Onlar da akıllı adamlarmış. Verilen tarlaları satıp büyük şehirlere göçtüler.

        Derinkuyu’nun altı hep oyma, hep kuyu. Eskiden insanlar birbirinden korkarmış. Her evde birer koca koca taş kapak, kapı yerine onu kullanırlarmış. Bizim evdeki kapak taşı bugün bile duruyor. Artık kullanmıyoruz. İhtiyaç yok.Eskiden hırsızlar, soyguncular rahat vermezmiş. Toros tarafından gelirler, Goble Deresinde saklanırlar, pusuya yatarlar gelip geçen kervanları soyarlarmış. Tüm arazi saklanmaya, sığınmaya müsait zaten.”

 

     <<  XVIII. Yüzyılda Osmanlı imparatorluğu artık kuruluş ve yükseliş devrindeki sağlıklı ve düzenli yaşantısını kaybetmiştir.Devletin merkezindeki bozukluklar; merkez ve taşradaki çeşitli kurumlara ve halka yansımış, ülkedeki şeri ve örfi görevliler yolsuzluklarını artırmışlar, eşkiyalık olayları alabildiğine artmış, devlet mekanizmayı döndürmek için gerekli gelirleri tam bulamaz olmuştur.Taşradaki halk, ağır vergi yükleri altında, valilerin ve hakimlerin zulmü, eşkıyaların nahiye ve köyleri talanı sonunda perişan olmuş, yerini yurdunu terk eder  hale gelmiştir.

… Nahiye ve köylerdeki nüfus düşüşleri, buralardaki sakinlerin eski yerlerini terk edip  kendilerine daha güvenli yerler aramalarından ileri gelmektedir.Genellikle İstanbul, Bursa ve Edirne’ye göç etmekteydiler.Hıristiyanlar daha çok büyük şehirlerde yaşamakta ve ticaret ile uğraşmaktaydılar.Sarraflık, kuyumculuk,dericilik gibi dallarda çalışıp özellikle yabancı tüccarlara mal temin eden Hıristiyanlar, Müslümanlara göre daha rahat bir hayat sürmekteydiler.>> ( Prof. Yücel Özkaya /  xvııı. Yy. Osm. Kurumları ve Osm toplum yaşantısı.)

      Yukarıdaki  alıntı, Ahmet Dede’nin anlatımlarıyla ne güzel benzeşiyor. Hüseyin Seyfi.