Monthly Archives: Nisan 2011

Kapadokya heykelleri çevreye sancı veriyor

Standard

Heykel deyince stilize de olsa insan düşüncesinde birtakım kavramlar belirir. İnsan, hayvan figürleri, bitki, doğa ya da sanatçının düşüncesinden yansıyan bir takım şekiller. Heykelin ya da bir sanat eserinin bulunduğu çevreye uyumu da önemli.

Avustralyalı heykeltıraş Andrew Rogers’in Kapadokya Karadağ sırtlarına yapmış olduğu yapıları ziyaret ettim bugün. Dağın en yüksek doruklarına Kayseri’den getirilen taşlar, üst üste beton ve demirle yapıştırılarak dik dörtgen sütunlar halinde taştan direkler dikilmiş. Dikilen kuru ve yavan bu sütunları çevre ile ele aldığınızda hiçbir anlam veremiyorsunuz. Sütunlardan bazılarının üstüne Fransız devrimini çağrıştıran, özgürlük, adalet, eşitlik,doğruluk dürüstlük gibi İngilizce Türkçe yazılar yazılmış. Bir tepede saydım on iki ayrı sütun var. Bunlardan biri bahar yağmur ve rüzgarlarına dayanamayarak devrilmiş ve içinde saklı olan makyajı çimento, demir ortaya çıkmış. “Ya dedim kendi kendime,  benim gibi  bir ziyaretçi kalsa ne olurdu bu ton ağırlığındaki taşın atında.”

Diğer yanda yenileri dikilmek üzere çukurlar kazılmış.

Tepenin birinin eteğine yapılan yapı, bende Çanakkale Abidesi’ni çağrıştırdı. Doğal bir kaya ile sanki bütünlük sağlaması açısından, kaya beyaza boyanarak yol şeklinde yapıya bağlanmış. Yapının boyu tahminen on beş metrenin üstünde. Sütun üstünde, “toprağın sesini dinle” yazılı. Burada rüzgar sesi var. Uygarlıklarla ilgili bilginiz varsa o sesi zaten duyarsınız. Üstüme devrilir korkusu ile yanında daha fazla kalamadım.

Tepe eteklerine at resmi ya da şekli olarak ağıl duvarı ile çizilen, fakat daha çok koyun ağıllarına benzeyen yapılar, bölgede eskiden beri bulunan koyun ağılları ile uyumlu sayılır.

Görülen yapılara üç yüz beş yüz metre uzaklıkta, o kadar üstün taş oyma ustaları var ki sergiledikleri eserleri seyretmeye doyamazsınız.

Kapadokya’da eski tarihten kalma insan eliyle yapılan tek bir heykel yok. Nemrut heykelleri gibi rölyef veya oyma heykeller bile göremezsiniz.. Burada heykeller doğal. Bunlara Peri Bacaları deniyor.

Uzun yıllar eski ve antika ile uğraştım. Bir iki dil bilirim. İlk gittiğim yerde müzenin yerini sorarım ziyaret etmek için. Eski çağ ile ilgiliyim. Kapadokya ilgi alanım. Fırsat buldukça burada yaya olarak dolaşmayı tercih ederim. Bazen günde 50 kilometre yürüdüğüm olur. Heykele, sanata karşı  ilgiliyim. Buradaki yapılar için  yer ve mekan seçimi yanlış.

Karadağ’ın üstündeki hakim tepelerin zirvelerine oturtulan yapılar, sanatçının reklamından başka işe yarayacağını ve bölgeye yakıştığını söylemek oldukça zor.

Kaba bir inşaat görünümünü andıran bu yapılara kim neden izin veriyor anlamak güç.

Kars’ta yıkımına karar verilen yapıtlar, resimlerinden gördüğümüz kadarı ile heykel denilebilecek bir özellik taşıyordu. Doğayı bozuyor muydu, bozmuyor muydu, görmeden bir şey söylemek doğru değil. Ama Kapadokya’da Karadağ üstüne yapılmış taş yapıların doğayı bozduğu kesin.Tıpkı Kapadokya Zelve’de yapımı durdurulan inşaat gibi. Burada doğa öksüz ve ilgisiz., heykeller çevreye sancı veriyor. Hüseyin Seyfi

Demokrasiyi giydirmek domino ve santranç

Standard

 

 

Demokrasi, son zamanlarda dünyanın kullandığı  moda sözcük. Yanına insan haklarını ve özgürlüğü de takınca yollar dümdüz oluyor. Bu üç terim veya sözcüğün açılımları da çok. Bireysel, toplumsal, ulussal, evrensel, hak, hukuk, adalet, sosyal denge…

İletişim alanındaki teknolojik gelişmeler bireysel özgürlükleri de ön plana çıkardı. Bu konu en başta kadın hakları ile ilgi gördü.

Geleneksel yaşam biçimine alışmış ve eğitim düzeyi düşük toplumlarda, hak hukuk , adalet, sosyal denge, saygı sevgi, görev sorumluluk çizgilerinde kargaşa doğdu.

Etnik yapılar toplumsal alanda sancılar yaratmaya başladı. Mücadeleler, savaşlar ve bunların üstüne uluslar arası veya süper gücün müdahaleleri ile bir devlet beş- on devlet doğurdu.

Özgürlük, bağımsızlık mücadeleleri ilk çağlardan beri mevcut. Yerliler ve zencilerle beyazların- kölelerle efendilerin, sınıfsal anlamda, güçlü ile zayıfın, iktidarla muhalefetin mücadelesi hiç bitmedi.

Gündemde demokrasi var. Bu uğurda demokrasi savaşları veriliyor. Savaşlar kanlı görünüyor. Oysa demokrasi bir süreç meselesi hem de uzun bir süreç. Bu sürecin içinde başta eğitim var. Eğitime bağlı olarak sosyal değişim, üretim ve artı değer. Eğitim, sonuçlarını en az yirmi beş yılda veriyor. Ve arkasından nesil değişimi.

Türkiye bir Asır’a yakın  zamandır tam demokrasiye geçemedi. Demokrasinin en önemli kurallarından seçim sistem ve biçimi  Türkiye’nin çoğu yörelerinde tam oturmadı bile. Seçme hususunda korku ve tehdit hakim. Bireylerin özgür iradelerine bağlı olarak bizzat kendilerinin oy kullanıp kullanamadıkları en yetkili ağızlarca tartışılıyor.

Ortadoğu ve Arap ülkelerindeki son durum;

 Irak’a Amerika sayesinde demokrasi geldi! Her gün onlarca insan ölüyor. İnsanlar yoksul ve perişan. Afganistan’ın durumunu Allah kimsenin başına vermesin.

Gündemde Kuzey Afrika ülkeleri, daha düne kadar Ortadoğu ve Arap ülkeleri içinde, Amerika tarafından Mısır örnek gösteriliyordu. Sözde Türkiye’nin de önündeydi. Ne oldu? Milli irade bir anda toz duman oldu Mısır’da. Çünkü irade milli değildi.

Domino etkisi adı verilen ayaklanmalar, gösteriler Kuzey Afrika ülkelerinde bir biri ardına ortaya çıktı.

Son olarak Libya olayları dünyanın gündeminde. Amerika korkusu sardı bölgeyi. Irak’a benzer bir operasyon yapılmasından endişe ediliyor.Demokrasiyi getirme iddialarına kimse inanmıyor, bizzat dış basına yansıyan yorum ve yazılardan anlaşıldığına göre, buna Amerika vatandaşları da dahil.  İşin arkasında doğal zenginlikler- petrol olduğu artık saklanamaz bir gerçek.

Libya’da ve çevremizde olan bitenler Türkiye’yi yakından ilgilendiriyor. Türkiye’ye getirileri ile birlikte, aileleri de düşünüldüğünde Libya’daki 25 bin Türk, az bir rakam değil.

Türkiye çıkarlarını ve geleceği düşünmek zorunda. Çünkü domino oyunu bitmek üzere, sırada dama veya satranç olabilir. Hüseyin Seyfi.