Category Archives: Anı

Bağlar bellenirken

Görsel

 

Bahar mevsiminde bile tarlada, bağda, bahçede çalışmaktan dolayı terledikçe bol su kaybeder beden.  Su kaybettikçe susuzluk hissi artar. Pınardan, çeşmeden alınan su, tarlada sıcağın altında biraz beklerse “ılıktır” ne kandırır, ne de doyurur. En yakın pınardan soğuk suyun, tazesinin doldurulması gerekir.

Bağda, bağ belleyen babamın bir işareti ile Sivri’de, büyük bir derenin içindeki Necati’nin pınarına koşar, çanak sürahiyi daldırırdım pınara. Suyun basıncından dolayı, sürahinin ağzı foş foş ses çıkartır ve bir süre sonra da sesi kesilirdi. O zaman anlardım sürahinin dolduğunu. Pınarın soğuk suyundan elimi yüzümü serinletir elimde sürahi ile dereyi tırmanırdım. O mevkide,  susam, ada çayı, papatya, menekşe, kuzu kulağı, dede sakalı, çalı gülleri ve sarı hardal hatırlayabildiklerim.  Hepsi de bahar kokusu salar çevreye mis gibi. Keklikler öterdi derelerde. Bir de, “ hep büyük kuşu.” Aslında öten ibibikti. Lakin, bir masal anlatılırdı bu kuş hakkında. O yüzden hep büyük olarak bilirdik. Masal kısaca şöyleydi;

Sıcak bir yaz günü, uzun yollardan gelen bir yolcunun bostan tarlasının kenarından geçerken içi yanar susuzluktan. Canı bostan çeker. Tarla sahibinden bir bostan ister. Bostan tarlasının sahibi bostanlardan hiç birine kıyamaz yolcuya vermek için. Küçük bir bostan vermek ister, ama bostanların hepsi büyüktür. “Hep büyük,hep büyük” der yolcuya. Ve kıyıp da  bir bostan veremez  yolcuya. Yolcu beddua eder. Hep büyük kuşu ol der. Masal bu ya,  adam, o an kuş olur. Başlar hep büyük, hep büyük diye ötmeye. Bildiğimiz ibibik kuşu. Hani, şu ibibikler öter ötmez ordayım şarkısına konu olan kuş. Kim ne derse desin  kuşun ötüşü bahar kokusu getirir bana. Bilmem, belki de gençliğimin esintisidir.

Bağın ortasındaki zerdali ağacının altında yemek yerdik. Yemek, yufkanın arasında bulgur pilavı ile torba içinde koyun yoğurdu olurdu. Sabah kahvaltıda ise yufka ile sadeyağı içinde pişirilmiş yumurtaydı.

Cıvıl cıvıldı bağlar. İnsan sesleri, kuş sesleri birbirine karışırdı. Bağ bellemek sadece erkek işi değildi. Aynı zamanda kadınlar ve kızlar da çalışırdı. Hatta kızlar ırgat bile olurdu. Bir bağda genç erkekler çalışırken diğerinde de kızlar çalışırdı. Karşılıklı türkü bile söylerlerdi. Erkekler ve kızlar birbiriyle konuşmazlardı, konuşurlarsa laf söz çıkar ayıplanırdı. Karşılıklı ayna tutulur, türkü söylenirdi. Erkeklerin günlüğü on, kızlarınki yedi buçuk liraydı

altmışlı yılların ortasında.

Gün batarken eve dönülür, gün sıcaksa evin dışında kapı önüne kurulurdu sofra. Yere kilimler serilir, duvara yastıklar dayanır açık havada yenilirdi akşam yemeği. Oysa gün boyu açık havada kalınmıştı akşama kadar. Ama evin içi sıkıcı gelirdi yine de. Akşam yemeğinde çorba, patates, dolma mantı, bulgur pilavı, sahanda yumurta, erişte gibi şeyler olurdu. Köfte zahmetli yemekti. Ayrıca et gerekirdi köfte yapmak için. Nohut ve fasulye kış yemekleriydi. Irgat fazlaysa ve o gün bağ belleme işi bitmişse horoz kesilebilirdi.

O yıllarda köyümüz henüz elektrikle aydınlanmıyordu. Gaz lambasıydı evleri aydınlatan. Ay doğduğu zaman sokaklar ay ışığı ile aydınlıktı. Çocuklar, “it kuyuya düştü, kemikçi kömürcü” oynardı.

El feneri veya gemici feneri ile çıkılırdı dışarı.  Köyün en kalabalık olduğu zamandı. Henüz göç hızını almamıştı. Pat sat giden vardı Almanya’ya. Onlar da tek başlarına bekar olarak gitmişlerdi.

Çok değil, birkaç yıl sonra göç hızlandı. Köyden çıkan nasıl ve nereye çakarsa çıksın, bir daha sürekli olarak köye dönmedi. Kim bilirdi Almanya, Fransa yurt tutulacak, Ankara Mamak’ ta bir gecekonduda bir ömür tüketilecekti. İki yılda üç yılda veya düğünde bayramda gelinirse köye bir iki defa.

Göç başlayıp köyler boşaldıkça her alanda değişim hızlandı. Sosyal ilişkilerden tutun günlük yaşama, insan karakterine, kullanılan eşyalara kadar her şey değişti. Öyle bir an geldi ki kırlar, bağlar, bahçeler değişti, kullanılmaz oldu çoğu yerlerde. Her şey  ekonomik değeri ile ölçüldü. “Çarşıdan pazardan alır, daha ucuza mal ederim” düşüncesi bağda bahçede doğal güzelliği ve doğal tadı bitirdi.

Şimdi bağlar harap, bahçeler yok. Kırk yıldır yaşlı ağaçlar insan sesine hasret. Dayanıp ayakta kalabilenler direnmeye çalışıyor. Geriye kalanlar kurumuş.

Boş zamanlarda ara sıra ziyaret ederim onları. Konuşup dertleşiriz. Dedemi anlatırlar, halalarımı. Ben doğmadan ölmüş onlar. Yine de hikayelerini dinlerim. Halı dokuduklarını, yastık dokuduklarını.  Sağda solda kalmış bir iki hatıraları ve zamanın ağıtlarını.

Yârimi sarmışlar allı kilime

Ne gelirse onu derim dilime

Gelsem bile ne geliyor elimden

Üç aylarda dolu vurdu gülüme…

Testi alıp ben ineyim çeşmeye

Sahip ister sarı celep koşmaya

Ölüm ona hak mı idi bibisi

Reklamlar

Köyde eski bayramlar

Standard

Birkaç gün önceden başlardı bayram telaşı. Hazırlıklar büyük heyecanla yapılırdı.

Kadınlar kızlar akşamdan kına yakarlardı ellerine.  Çocuklar, giyinir kuşanır, donanır, çocuklara allı yeşilli poşu bağlanır ve ellerine birer şeker tutuşturulup salıverilirdi sokağa.

Bayram sabahı erken kalkılır, erkekler camiye gider, onlar gelinceye kadar kadınlar yemek hazırlardı. Çorba ve tavada yumurtanın dışında yemeklerin çoğu bir gün öncesinin akşamında yapılırdı . Bunlar, baklava, dolma mantı, sulu köfte, sütlaç gibi el emeği isteyen yemeklerdi. Yemekler, kocaman, bakır “meydan sinisi”nin üstüne tabaklar ve ekmeklerle dizilir, “evin erkeği” onları alır köy odasına götürürdü. Mahallenin tüm erkekleri aynı şekilde yemek getirir, birlikte yerlerdi. Yemekten sonra kalkılır bayramlaşılırdı.

Yaşlı hane sahipleri evlerinde beklerken, onlara genç ziyaretçiler gelir giderdi.

Bayram, bahara denk gelmişse, köyün genç kızları, öğleye doğru, köyün kenarında, çayırlı çimenli bir yerde toplanırlar, ellerinde tefler türkü söyler, halay çekerlerdi. Özellikle evlenecek delikanlılar buraya gelerek kızların oyun ve danslarını seyrederlerdi. Erkeklerle  kızlar arasında en az on metre mesafe bırakırlardı. Birbirlerine yaklaşmış olsalar, ortamın tadı kaçar ve hiç iyi karşılanmazdı.

Çocuklar el öpmeye gider, şeker toplarlardı. Şeker kıymetliydi. Şimdi olduğu gibi şekerler bol çeşitli değildi. Akide şekeri, Konya şekeri, sormuk şekeri. Çocukların daha çok sevdiği kağıtlı şekerdi. Çikolata bilinmezdi.

Bir de mantar tabancaları. Kokusu hoş gelirdi barutun. Barut dumanı tüm sokağı sarardı. 

Gizli gizli içilen ikinci, üçüncü marka sigaralar.Çocuklar için sanki bir eğlence aracı da sigaralardı. Bayramda hoş görülürdü sigara. Hem zararı da bu kadar yaygın şekilde bilinmezdi,  “ciğerleri is yapar”  tüm bilinen zararı buydu tütünün.

Saat, değerliydi ve çok az kişinin saati bulunurdu. Saat, radyo çok pahalı şeylerdi. Neredeyse bu günün arabasını almak gibi bir şeydi saat sahibi olmak. Saat Ramazan ayında hatırlanırdı.

Ezan, hoparlörsüz, doğal sesle okunur, ezan vaktini, ezanla birlikte çocuklar bağırarak duyururlardı Ramazan ayında. O doğal, metalik olmayan güzel ses, köyün içinde dalga dalga yankılanan bir sesti.

Oruç tutanlar, ezan vaktini çocuk sesleriyle duyarlardı;

Ayazlı kış günlerinin akşam soğuğunda, soğuktan ayaklarını zıplatarak , oruç ağızlarıyla, ellerinde incir, ezan bekleyen çocukların elleri, ayazdan kıpkırmızı kesilirdi.

Biz köy çocukları, şehirlerde top atıldığını ve bununla ‘oruç açıldığını’ duyardık büyüklerden. Fakat topun nasıl bir şey olduğunu, nasıl atılıp patladığını bir türlü hayal edemezdik.

Ya, Kurban Bayramının kurbanları, kınalı koçlar? Çocukların elinde günlerce beslenip, onlarla haşır neşir olan kınalı koçlar!

O güzelim hayvanlar nasıl çocukların gözlerinin önünde kurban edilirdi?

Dayanamayıp, kurban edilen hayvana ağlayan çocukların ellerine akide şekeri tutuşturulurdu.

Zaman geçtikçe kültürler de değişiyor.

 Kurban bir törendi. Çoğu yerde kurbanı artık kasaplar kesiyor. Kurban sahipleri hayvanı görmüyor bile.

Bayramlar da öyle. Bayramlar, bir kültür ve ritüelden ziyade dinlenme ve tatil olarak görülüyor.

Hüseyin Seyfi,öğretmen

Diyarbakır ve Atatürk

Standard

 

 

Geçenlerde, benim de yazı yazdığım Milliyet blog’da  ,

‘Diyarbakır’da, Atatürk’ün şehri ziyaret edişinin 81. yıldönümünde kürtçe şarklarla anıldı.’ diye bir yazı okudum. Yazının devamında, anmanın çok sıcak ve iyi geçtiği anlatılıyordu.Bu, bana bir gezimi hatırlattı.Yazının altına da kısa bir yorum düştüm. Yoruma cevap,

 “Diyarbakır hepimizin” şeklindeydi. Duygulandım,  benim açımdan, ayrı düşünen zaten yoktu.

Elbette,  nasıl Diyarbakırlı’nın şehri İstanbul ise, Diyarbakır da İstanbullu’nun.

1984 yılının Kasım ayı bahar gibiydi. Yani havalar sıcaktı.Çalışmakta olduğum turizm sektöründe sezon bitmiş işler yavaşlamıştı.

 ”İki karpuz bir koltuğa sığmaz” düşüncesi ile ,o yıl öğretmenlik mesleğinden ayrılmıştım. Bunun üstüne, yirmi günlük bir Güneydoğu gezi planı yaptım kendime.

            Sivas’tan başlayan gezimin, Hekimhanı üzerinden Malatya, Adıyaman, Kahta, Urfa, Mardin, Diyarbakır, Van ana noktalarıydı.

            Diyarbakır’da halamın oğlu İbrahim Koca, Milli Eğitimde müfettiş idi. Beni alıp Atatürk Köşkü’ne götürdü.

            Köşk deyince, öyle ana cadde üstünde, şehir içinde bir yapı değil.Dicle Nehri’nin karşısında, elma bahçelerinin ortasında bir yapı. O zaman Diyarbakır’ın bir hayli kenarındaydı. Şimdi bilmiyorum, şehir büyüyünce, belki de oraya yaklaşmıştır.

            İbrahim Koca anlattı, “Atatürk, Diyarbakır’ı ziyaret ettiğinde, akşam yemeği, kendine bu bahçeli köşkte verilmiş. Diyarbakırlılar, Atatürk’e jest olsun diye,Yukarıdan nehir içine, üstüne yanan mum diktikleri kabakları bırakmışlar. Gecede Dicle Nehri ıpıl ıpıl yanmış yüzen kabaklarla. Güzel bir görünüm oluşmuş Atatürk’ün şerefine. Bu sıralarda uzaklardan da yanık bir türkü duyulmuş,  Artık bilmiyorum, ne türküsüydü.  Atatürk, bu yanık sesin sahibi ile yakından konuşmak istemiş.Getirmişler huzura. O zaman Atatürk ona, ’güzel ses’ soyadını vermiş.”

            Yalnız tek başıma dolaşırken, yol soruyordum, adres soruyordum, “Başım gözüm üstüne” diyerek yol gösterip yardım ediyorlardı.

 Cahit Sıtkı Tarancı, Ziya Gökalp bunların Diyarbakırlı olduklarını daha o zaman öğrendim.   ‘Türkçülüğün Esasları, Yaş Otuz Beş.”  Ve Diyarbakır’ın dar sokakları. İki de şiir yazmıştım. Birini, Atatürk Köşkü ile olanı, ressam Mustafa Dinletir düzeltti. Köşk, yakınındaki köprüyü ben ‘Malabadi’ olarak yazmışım, O, ‘değil’ dedi.

            Sıcak ve ılık havalar istiyoruz değil mi?

            2003 yılında doğu ve güneydoğuya ikinci bir gezi yaptım. Yine tek başıma idim.Bu kez, Diyarbakır’a uğramadım. Halkın sıcaklığı aynı duruyordu.,araya girenler olmasa köşe başlarında.

Kuşkular, kuşkulu bakışlar.(c)Hüseyin Seyfi