Category Archives: araştırma

Anadolu’da Dört Bin Yılı Yaşayanlar

Standard

Anadolu’da geçtiğimiz on yıllar içinde yaşayanlar, yaşları altmış, yetmiş ve üstünde olanlar, hızlı gelişim ve değişimlere tanıklık ederek bizzat yaşayarak gözlediler.
Ortalama altmış yaş ve daha üstündekilerin yaşadığı hızlı değişim, sosyal, siyasi, sağlık, inanç, kültürel, ekonomik alanlarda oldu. Öküz arabasından at arabasına, at arabasından traktör ve otomobile, trene, uçağa geçilerek zaman sanki hızlandı. Bataryalı, pilli radyo dinledi, gramafon çaldı, teyple ses kayda aldı, çanta radyosu taşıdı, siyah beyaz televizyondan renkli ve çok kanallı televizyona oradan internete geçti. Kil topraktan sonra sabun, sabundan sonra şampuan kullandı…
Asırlar ötesinde ne oldu? Örneğin dört bin yıl öncesi ile günümüzde ya da altmış yıl öncesine kadar neler değişti, neler aynı ya da benzer kaldı? Bu konuda örnekler var mı? Varsa neler? Çizilen çerçeve ve zaman içinde belgeler, bulgular, gözlemler, anılar, ve kaynaklar…
Gelenek, görenek ve ritüellerden sahneler.
Uzak geçmişle yakın geçmişe tutulan ayna Anadolu’da Dört Bin Yılı Yaşayanlar.
“Üzerinden atların, deve kervanlarının geçtiği ovanın üstünde kıvrıla kıvrıla uzanan tozlu yol şeridi, binlerce yıldır nelere tanık olmadı, kaç uygarlık ağırladı, kaç uygarlık gönderdi, hangi değişimlere tanık oldu?”
Kitap: Anadolu’da Dört Bin Yılı Yaşayanlar
Sayfa: 224
Yazar: Hüseyin SEYFİ
Yayınevi: Grafiker, Aralık, 2016- Ankara

Reklamlar

Dünyadaki ülkelerin dindarlık durumu

Standard

Gallup, dünya genelinde, anket yöntemi kullanarak yaptığı bir araştırmada “Din, benim hayatımda önemli bir parçadır” diyenlerin oranına  göre ülkeleri sınıflandırdı.

En çok dindar yaşayanların Afrika ve Güney Doğu Asya’da olduğu görüldü.

Araştırmada en dikkat çeken not, “İran, din devleti görünümü vermesine ve komşu Türkiye’nin laik yapısına rağmen, Türk halkının İran’dan daha çok dindar olduğu görülüyor.” Denildi.

Amerika dışında, “din hayatımda önemli bir yer tutuyor diyen  % 98 katılımcının cevabına göre yapılan değerlendirmede, 11 ülkeden 8’i çok yoksul Afrika- Sahra  ve Asya ülkeleri gibi.

Din hayatımda önemli bir yer tutar diyen uç ( en düşük, en yüksek) ülkeler ve yüzde oranları  şöyle, (araştırma belli yıl aralıkları ile yapıldığı için yıllara göre bazen küçük farklılıklar gösterebilmektedir.) 2005-2008

Mısır               %100 Estonya           %14
Bangladeş         %99 İsveç               %17
Sri Lanka          %99 Danimarka        %18
Endonezya        %98 Norveç            %20
Kongo              %98 Çek cum.         %21
Birleşik Ar. Em    %98 Azerbaycan      %21
Malawi             %98 Hong Kong       %22
Senegal            %98 Japonya          %25
Cibuti               %98 Fransa            %25
Fas                   %98 Moğolistan       %27

 

 

Sosyal bilimciler, diğer gelişmiş ülkelere göre Amerika’daki dindarlığın farklı olduğunu kaydetti. Gelişmiş 27 ülkede ,“din hayatımda önemli bir yer tutar” diyenlerin oranı ortalama olarak %38.

Araştırma, on binlerce kişiye  ekonomik, sosyal, kültürel soruları kapsayan sorular sorularak yapıldı. Toplam 143 ülkede anket yapıldı. Diğer ülkelerden bazıları;

Lübnan            %86                      Rusya            %34

İran                   %83                    İngiltere        %27

Hindistan           %79                   Türkiye         %89

Irak                   %79                    Amerika        %65

Romanya          %78                    Almanya        %40

İsviçre               %42                   Yunanistan     %71

Güney Kore      %45                    İspanya        %49

Kanada              %45                   Bulgaristan    %39

Tayvan               %45                  Avustralya     %32

Slovakya            %47                   Y. Zelanda     %33

İsrail                   %50                   Belçika          %33

Avusturya           %55                  Meksika        %77

Kuveyt                %92                   Tunus           %93

Kenya                 %94                    Sudan           %94

Ürdün                  %96                   Yemen         %96

Nijerya                %100                  Pakistan       %96

S. Arabistan         % 94                  Afganistan    %97

Peru                      %83                   Brezilya        %86

Gallup anket sonuçlarına göre İslam ülke insanları din ve demokrasinin yan yana birlikte olacağına inanıyor.

Laik ve modern Türkiye hariç, ankete katılan kadın ve erkekler arasında yaygın bir şekilde yasaların (yönetim) kaynağının şeriat olduğu hususu destek görüyor.

%66 İran, %54 Endonezya, %67 Mısır, %59 Pakistan.

Türkiye’de katılımcılar tersine, %57 yasaların kaynağının şeriat olduğuna inanmıyor.

Bir kıyaslama olarak, Amerikalıların %46’sı incili yasa kaynağı görüyor. %9’u da İncil  yasa kaynağı olmalı diyor.

Kay:  İng. Gallup web- Wiki

Hüseyin Seyfi

Yaşam süresine dair ipuçları

Standard

“Universty College London” un ortaya koyduğu bilimsel araştırmalardan, el sıkma veya tokalaşma sırasında gösterilebilen güç ve kuvvet yaşlı insanlar arasında karşılaştırılıyor, özellikle yaşı ilerlemiş insanların geriye kalan yaşam süresi hakkında belli ip uçları verebildiği gözleniyor.
British Medical Journal raporuna göre de, 60 yaş üstü insanların, koltuk veya sandalyeden dengeli ve hızlı kalkabilme yeteneği uzun yaşamın muhtemel bir belirtisi olarak görülüyor.
Benzer testlerle doktorlar tarafından riskli görülen hastaların kontrol altında tutulmaları umuluyor.
Araştırma; Hastane ve bakım evlerinin dışında, toplum içinde normal yaşam süren yaşlılar üzerinde, 60 yaş üstü insanlarda gözleniyor.
 Araştırmaya göre, bir nesneyi zayıf kavrayanlar, güçlü kavrayanlara nazaran %67 fazla ölüm riski taşıyor. Örnek verilecek olursa, tokalaşma sırasındaki sergilenen güç, o kişinin uzun yaşayacağının işareti.

 Bu örneğe benzer diğer bir araştırmada, hızlı yürüyenler yavaş yürüyenlere göre üç kez, koltuk veya sandalyeden çevik kalkan, yavaş kalkana göre iki kat daha uzun yaşıyor.
Aynı kategoride, tek ayak üstüne dengeli durabilmek ölüm riskini , o yeteneği gösteremeyene göre düşürüyor. Araştırma, bir nesneyi kavrama, tutma gücü, gençlerde bile yaşam sağlığı ile ilgili gösterge sayılıyor.
Sonuç olarak araştırma, insan için sporun ne kadar yaşamsal bir öneme sahip olduğunu ortaya bir kez daha ortaya koymuş oluyor.Hüseyin Seyfi

Hititler ve tünelleri

Standard

Gezip görme isteği veya ilgisi meraktandır. Merak olmasa gezi hiçbir şeye yaramaz. Boş gider, öyle dönersiniz. Oysa meraklı gezi öyle midir? her şeyden önce gideceğiniz yere karşı bir ilginiz olduğundan zihinde bir hazırlığınız bulunur. En azından hayal gücünüzü işletirsiniz. İşte gezinin en heyecanlı yanı da burasıdır. Kalbiniz çarpar yaklaştıkça, merakınız artar ve sonra yudumlarsınız gözünüz ve gönlünüzle.

Hitit Mekanları içinde, kayaları, taşları, kerpiç duvarları ve kayaların üstüne çizilen tanrı heykellerini hayal edebiliyordum. Ama Hitit Tünelleri’nin şeklini, biçimini düşünemiyordum. Hitit Tünelleri denilince, aklıma hep, yer altında, çok büyük kaya mağaralarına oyulmuş geçitler gelirdi.

Tünel yapmak için, tümülüs veya tepe üstünde, önce geniş bir kanal açmışlar, sonra büyük yuvarlak taşlarla, temelden başlayıp yukarı çıktıkça, kanalın içi kavislendirilmiş, böylece tünelin tavan kısmı kemerli çatı biçimine benzer biçimde örülmüş. Yapılan bu kanal duvarı, tek sıra ve ilk sıradan sonra, aynı büyüklükte ağır ve yuvarlak taşlarla, birinci sıranın üstüne kat kat dizilmiş.

Tünellerin giriş ve çıkış kapıları, şekil ve yapı yönünden birbirinin benzeri. Kapı kenarları, ikisi yanlarda dikey, biri de bunların üstünü kaplayacak şekilde , üç büyük taş ile oluşturulmuş. Tünelin geçiş tabanı, belki de kışın çamurdan yazın toz ve topraktan korunmak amacıyla, parke şeklinde büyük taşlarla döşenmiş.

Boğazkale’de olduğu gibi tünel yüksek bir tepenin üstündeyse birkaç merdivenle tırmanıyor, tünel içinde hafif eğilerek yürüyor ve düz ayak çıkıyorsunuz.

Alacahöyük Hitit Tüneline ise, birkaç merdivenle iniyor, birkaç merdivenle çıkıyorsunuz.

Tünellerin, savunma, gözetleme veya ortamdan kaçma, saklanma amacı ile yapıldıkları belli. Kapadokya yer altı şehirleri gibi insanların sığınmasına müsait değiller. Bunlar sadece geçiş tüneli olarak görünüyor. Günümüz yer altı pasajlarının çok küçüğü ve ilkeli.

Boğazkale’de bulunan tünel, arazinin hakim bir yerinde yüksek sayılabilen bir tepede. Arazi alttan başlayarak o yöne, tepeye doğru yükseliş gösteriyor. Tepe ve üstündeki tünel, konumları gereği, eski şehre, Hitit başkentine hakim duruyorlar.

Tünelin inşa edildiği tepe biraz da yığılarak yüksekliği daha da artırılmış gibi.Tepenin kenarlarında geometrik sırtlar oluşturularak çevresi duvarla çevrilmiş. Duvarın uzunluğu, tepeden sonra, şehir suru şeklinde devam ediyor. Tepenin şehre bakan yüzeyi toprak, dış yüzeyi muntazam bir şekilde taşlarla kaplanmış. Tepe bu haliyle biraz da Mısır Piramitlerine benzetilmiş.

 Kim bilir? Yapı, geçmiş zaman içinde, Mısır’la Hititilişkilerinden etkilenmiş olabilir. Kadeş savaşı ve Ankesenamon’un Hitit kralı Suppiluluama’ya mektubunu hatırlatıyor. Mektup tüm dünyanın ilgisini çekecek kadar ilginç ve sempatik.

Mısır Firavunlarından Akhenaton ölünce yerine Semenkare geçiyor ama, bir suikast sonucu öldürülünce hükümdarlığı çok kısa sürüyor, yerine henüz dokuz, on yaşlarında olan Tutenkhamon geçiyor.(M.Ö.1336- 1327 – tarihler arasında küçük tutarsızlıklar var.) Yirmi yaşının başlarında, ya savaş sırasında yaralanarak veya bir cinayete kurban gidiyor. Bu olayda, Baş rahip veya baş vezir olan Ay üzerinde kuşkular var. Ay, Kraliçe Ankesenamon ile evlenip Mısır’ın başına Firavun olmak istiyor. Ama Ankesenamon, bu evlilik teklifini yapanı muhtemelen kocasının katil zanlısı sayıp kabul etmiyor. Çok güçlü bir imparatorluğun kralı olan Suppiluluama’dan yardım istiyor. Ona, meramını anlatan, tablet üstüne bir mektup yazdırarak ulaklarıyla Hitit’e gönderiyor. Mektubun yaklaşık içeriği şöyle; “Kocam öldü. Oğlum yok. Duydum ki, sende oğul çokmuş. Eğer oğullarından birini bana yollarsan onu kendime koca yapacağım. Tebaamdan biri ile asla evlenemem. Evlensem bile asla öyle birine saygı da duyamam.” Mektubun anlamı itibarıyla böyle olduğu işin uzmanları tarafından çözülüyor.

Mektubu alıp okuyan Suppiluluama, duruma çok şaşırır. Onun için büyük bir sürprizdir. Olaya inanamaz. Derhal danışma kurulunu toplar, durumu danışır, görüşür. Sonunda gerçeği öğrenmek için komutanlardan, Hat tuşa Zitti’yi Mısır’a elçi olarak gönderir. Bir süre sonra Hat tuşa Zitti konuyu doğrulayan ikinci mektupla döner. “Niçin bana güvenmezsin? Niçin alay ettiğimi sanırsın? Bana göndereceğin oğlun Mısır’a kral, hem de bana koca olacak.”

Elçi Hat tuşa Zitti, bizzat olayı doğruladığı gibi, elindeki mektup da gayet açıktır. Bu durumda, Suppiluluama, oğlu Zananza’yı bir müfreze eşliğinde yola çıkarır.

Ankesenamon ile evlenmek isteyen Ay, durumu haber almıştır. Derhal yanına ayarladığı en iyi savaşçı askerlerle Mısır girişinde bir vadide pusu kurarak Hitit Prensi Zananza’yı ve yanındakileri öldürür.

Suppiluluama oğlunun ölümüne çok üzülür. O sırada ülkede çıkan veba salgını, intikam almaya fırsat vermez. Suppiluluama Filistin’den tutsak alınan esirlerden, ülkeye yayılan veba salgını ile ölür.

 Hitit Mısır ilişkileri siyasi ve askeri alanlarda olduğu gibi mimari alanlarda da olmuştur.Hüseyin Seyfi

Eski çağlardan yüzyılımıza aşık oyunu

Standard

 

            “Antandros, Balıkesir sınırları içerisinde, Altınoluk- Edremit karayolunun 2. kilometresinde, Edremit Körfezi’nin kuzeyinde yer alan önemli bir Troas antik kentidir..

Nekrepolün ilk kullanım evresini oluşturan MÖ.7. yüzyıla ait yoğun gömüler ele geçmektedir. Bu gömülerin büyük bölümünü,pithos  (büyük küp) veya pithoid amphora içerisine yerleştirilen bebek ve çocuk gömülerini oluştururken, yetişkin bireylerin yakılarak gömüldüğü (kremasyon) görülmektedir. Çocuk gömülerinin hemen hemen hepsinde ele geçen aşık kemikleri, çocukların oyuncaklarıyla birlikte gömüldüğünü ortaya koymaktadır.” (*)        

            “…her ne kadar iklim sert olsa da yapılan işler tam aksine kolaydır ve boş vakitleri çok olur.Günleri hiçbir şey yapmadan at üzerinde sürüleri gözetlemekle geçer. Bu nedenle göçebe hiçbir eğlence fırsatını kaçırmaz ya da eğlence fırsatlarını kendi yaratır.Eğer olağanüstü bir şey olmazsa uçurtma uçurur, aşık oynar.” (**)      

            Koyun, kuzu ve keçinin arka bacaklarından elde edilen aşık, eski zaman çocuklarının ve bazı yetişkinlerin oyun aracı idi.

            Bu oyunu bizzat oynamış Seyit Cesur, “elli yıl öncesine kadar, boş zamanlarımızda ve her mevsimde aşık oynardık” diyor.

            Oyun en az iki kişi ile oynanır.

            Aşıkları kibrit kutusuna benzetirsek, tüm yüzeylerin  cik, tök, öpen, alşı olarak adı vardır. İlk atışı yapacak oyuncu ve oyun sırası yazı tura gibi bu isimlere göre belirlenir.

            Toprak üstüne çizilen bir daire ve daire çapına, atış mesafesine paralel olarak oyuncular sırası ile  aşık kemiklerini dizer. Kura ile oyuna başlayan oyuncu, yaklaşık üç dört metre mesafeye dikilir. Koç bacağından elde edilen,ağır olsun diye ve içi delinerek  kurşun dökülen ‘şak’ adı verilen aşıkla daire içine dizilen aşıkları hedef alarak atar.Aşıklardan biri veya bir kaçı çizgi dışına çıkarılmaya çalışılır.Çizgiden dışarı çıkan aşık oyuncunun olur.Atış ıskalayıncaya kadar devam eder. Sırası gelen oyuna başlar.

            Aşıklar bitkilerden elde edilen kök boyalarla boyanarak süslenirdi.

            Sonra teknikle birlikte oyun araçları da değişti. Aşık kemiklerinin yerini bilyeler, misketler aldı.Hüseyin Seyfi

 

             * Gürcan Polat, Aktüel Arkeoloji,sayı 2, Eylül,2007

           ** Orta Asya, Tarih ve Uygarlık- Jean Poul Roux/ çev; Lale Arslan, Kabalcı yayınevi. 

Kapadokya’da Derinkuyu

Standard

 

     Yer altı  şehri ile tanınan Derinkuyu Nevşehir iline bağlı bir ilçe. Kapadokya iç daire sınırlarında , il merkezine 30 kilometre uzaklıkta.

 

            Derinkuyu yer altı şehri, Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı müze adı ile ziyarete açık.Bugün çekül düşümü derinliği 85 metre civarında.

           Yeraltına doğru zeminin eşilmeye,oyulmaya uygun olması, tünel oyukları ve bölümlerinin zaman içinde  ihtiyaca göre çoğalmasına yol açmış.

            Tünel şeklindeki yapının çok derinlere kadar inmesi, içinde yer yer yuvarlak, ağır taş kapakların veya kapıların bulunması, zamana göre burasının sığınak amaçlı kullanıldığı ihtimalini güçlendiriyor.Tünel girişindeki ilk iki katın, en eski olduğu düşünülürse bu giriş kısımlarının Kapadokya’daki diğer mağara evleri gibi barınma amaçlı kullanılmış olduğu düşünülebilir.

            Derinkuyu’nun yer altı şehrinden başka eski evleri ve eski kiliseler var;

 Koruma altına alınan eski evlerin çoğu onarılmış, ev sahiplerinin bizzat kendileri oturmakta. Eski evler, başka yerlerde olduğu gibi boşaltılmamış. Bu evlerin yapı mimarisi Kayseri Eski Evleri ile benzeşiyor.

Kapısına kilit vurulan az sayıda ev harap görünüyor. İçinde oturulan evler sağlam. Koruma altına alınan bir de kilise var. Bu, diğer Kapadokya kiliseleri gibi kaya kilisesi değil,  taştan yapılmış, bu gün kapısı kapalı. Ziyaretçiler ancak bahçe avlusunun çevresini dolaşarak meraklarını giderebiliyorlar . Bu kilise, Yer altı şehrinin yüz metre kadar güneyinde bulunuyor.Ayrıca,  ilçe içinde, bugün cami olarak kullanılan, aslında eskiden kilise olan 1860 yapımı, eski bir ibadet yeri daha var. Yapının girişinde şunlar yazıyor;   “Kilise yapılışı: 1860,  camiye çevirme 1949. Kiliseyi camiye tahsil eden zül celal, kabul et duamızı eyleme melal, Ayasofya’nın fatihi Sultan Mehmet ise, bunların da fatihi Mustafa Kemal.”

        Caminin içine girince, her iki dinin de gücünü hissediyorsunuz. Kemerler, sütunlar ve ahşap işlemeler eskiden esintiler vererek sizi o zamana çekiyor. Dış kısmında, bahçede dolaşıyorsunuz, sonradan yapılan ,minare ve duvar gibi ilave kısımların yapının orijinalliğini hiç bozmadığını görüyorsunuz. Sanki 90 yıl sonra aynı ustaya yaptırılmış fikrine kapılıyorsunuz.

         Avşar sokak ,16 numara, burası bir ev değil,  Rumlar’dan kalma kara fırın.Yörenin taşlarından yapılmış. Toprak yapı. Bölgenin eski  tipik ev yapısı. Mağara kopyası.Dört taş duvar, bir kapı, bir pencere. Dıştan ve  içten duvarları is içinde. Evin bir odası kadar büyüklükte.Bu gün hala kullanılıyor. Ayda en az bir kez yakılıp Derinkuyu’nun o meşhur ekmeği ;  eski bir alışkanlık , patates püresi, peynir suyu ve süt ile yoğrulan hamurdan ekmek yapılıyor. Yalnız  bu ekmeğin satışı yok. Herkes kendine göre yapıyor. Fırın yakma, ekmek yapma alışkanlığı, yapılan yeni fırınlarla devam edip gidiyor.Ne zamana kadar devam eder bilinmez.      

         Ahmet Dede ile sokağın içinde, bir bakkal önünde karşılaştım. Ahmet Dede’nin yaşı, seksenin üstünde. Ahmet Erciyes. Kendi deyimi ile 1341 doğumlu. “İstersen baba adını da yaz” diyor ve  anlatıyor;

 “Derinkuyu’da ,her biri 60- 70 metre derinliğinde 22 tane kuyu vardı.Halk içme suyunu bu kuyulardan karşılardı. Kadınlarımız kuyulardan su çekeceğiz diye yorgun ve bitkin düşerlerdi.

Elli’li yıllarda idi.  Kadınlar ;   ‘Su çıkara çıkara göğsümüz patladı.’ diye köye gelen siyasilere yakınınca , devlet mühendis gönderdi. Suvermez yoluna kuyu vuruldu.Kısa sürede kuyudan su çıktı. Su , öyle bir su, pırıl pırıl parlıyor. Sanırsınız gümüş madeni mübarek. Ben o zama otuz yaşlarındaydım. Aklım iyi eriyordu yani. Evli barklı heriftim anlayacağın, su, pırıl pırıl kum taneleri gibi yanıyordu. Amma velakin kuyuyu geri kapattılar.Rapor tutuldu. ‘Derinkuyu’da su yok.’ dediler. Kuyunun kapatılış nedenini anlamadık gitti.

      Epey sonra yine geldiler,  çok derinlerden buldular suyu. Depo yapıldı, su basıldı. Derinkuyu evleri suya kavuştu.

      Ekmek fırınları eskiden beri var. İyi hatırlarım, anamız akşama kadar ekmek yapardı, sabaha kadar da tükenirdi. Haydi, ertesi günü yine hamur yoğur, yine ekmek yap.

       Rumların bizden hem varlıklı , hem de becerikli olduklarını biliyoruz. Ekmek fırınları da onların işidir.  Adamların bir ayakları İstanbul’da idi.Sonunda  hepsi de oraya gitti. Kalanları   mübadele antlaşması ile köyden ayrıldılar. Ama buralardan, yerlilerden birileriyle evli olanlar kaldı.Onları göndermediler

      Bir gün, eniştem Koca Ömer ile birlikte  sonraki yıllarda İstanbul’a gittik. Karaköy’de buradan giden Rumlar’la karşılaştık. Mübadele sırasında, İstanbul’daki akrabaları onları saklamışlar, Yunanistan’a göndermeyerek ,İstanbul’da kalmalarını sağlamışlar. İstanbul’da bizi evlerine götürdüler. Bizleri ve buraları özlemişler. Sarılıp ağlaştılar. Biz de ağladık.Bizi bırakmadılar. İkrama izzete boğdular. Biz de onları davet ettik. Kadının Adı galiba Maria idi. Karaköy’de  evleri vardı.

      Derinkuyu’ya bir ara muhacirler geldi. Devlet onlara bayağı geniş tarlalar verdi. Onlar da akıllı adamlarmış. Verilen tarlaları satıp büyük şehirlere göçtüler.

        Derinkuyu’nun altı hep oyma, hep kuyu. Eskiden insanlar birbirinden korkarmış. Her evde birer koca koca taş kapak, kapı yerine onu kullanırlarmış. Bizim evdeki kapak taşı bugün bile duruyor. Artık kullanmıyoruz. İhtiyaç yok.Eskiden hırsızlar, soyguncular rahat vermezmiş. Toros tarafından gelirler, Goble Deresinde saklanırlar, pusuya yatarlar gelip geçen kervanları soyarlarmış. Tüm arazi saklanmaya, sığınmaya müsait zaten.”

 

     <<  XVIII. Yüzyılda Osmanlı imparatorluğu artık kuruluş ve yükseliş devrindeki sağlıklı ve düzenli yaşantısını kaybetmiştir.Devletin merkezindeki bozukluklar; merkez ve taşradaki çeşitli kurumlara ve halka yansımış, ülkedeki şeri ve örfi görevliler yolsuzluklarını artırmışlar, eşkiyalık olayları alabildiğine artmış, devlet mekanizmayı döndürmek için gerekli gelirleri tam bulamaz olmuştur.Taşradaki halk, ağır vergi yükleri altında, valilerin ve hakimlerin zulmü, eşkıyaların nahiye ve köyleri talanı sonunda perişan olmuş, yerini yurdunu terk eder  hale gelmiştir.

… Nahiye ve köylerdeki nüfus düşüşleri, buralardaki sakinlerin eski yerlerini terk edip  kendilerine daha güvenli yerler aramalarından ileri gelmektedir.Genellikle İstanbul, Bursa ve Edirne’ye göç etmekteydiler.Hıristiyanlar daha çok büyük şehirlerde yaşamakta ve ticaret ile uğraşmaktaydılar.Sarraflık, kuyumculuk,dericilik gibi dallarda çalışıp özellikle yabancı tüccarlara mal temin eden Hıristiyanlar, Müslümanlara göre daha rahat bir hayat sürmekteydiler.>> ( Prof. Yücel Özkaya /  xvııı. Yy. Osm. Kurumları ve Osm toplum yaşantısı.)

      Yukarıdaki  alıntı, Ahmet Dede’nin anlatımlarıyla ne güzel benzeşiyor. Hüseyin Seyfi.

KAPADOKYA’DA GÜVERCİNLER

Standard

                              

       Güvercinler kutup bölgeleri dışında hemen hemen dünyanın her tarafında yaşayabilen bir kuş türüdür. Seksen kadar türü bilinir. Türleri ; rengine, biçimine, uçuşuna, yaşadığı ortama göre değişiklik gösterir: Cüce güvercin, gök güvercin, yabani güvercin, benekli güvercin, kaya güvercini, süs güvercini , takla güvecini, beyaz güvercin , ev güvercini gibi. Güvercinler saatte 50 ile 200 km hızla uçabilmektedirler.

       Güvercin sözcüğü,  Moğolca  kügercin sözcüğünden gelmektedir. Güvercinlerin boyunları; mavi, yeşil, pembe renklerden biri veya daha fazlası ile kaplı olduğundan dalgalar halinde ıpıl ıpıl yanar.  Bu görünümünün yanında  çevik hareketleri ona çocuksu, bakışları da saf ve masum bir görünüm verir. İşte bu özelliğinden  olsa gerek, kutsal inançlar onu sahiplenmişlerdir:

        Din, güvercini  insanlara kardeşçe yaşama duygusunu, barışı ve gönül sevincini taşıyan ve bunu dağıtan kuş olarak görür. Tasavvuf, gönülden gönüle haber ulaştıran, Tanrı ile ermişler arasında aracılık eden bir canlı  olarak düşler güvercini. Suç ve yanlıştan arınmış, gök katlarının her basamağında yeri olan  kutsal bir varlıktır o.

        Hıristiyanlık dininde , kutsal ruh olarak benimsenmiş, İslam dininde ise yine her türlü günah ve suçtan uzak, suçsuz  bir yaratıktır güvercin. Bazı inançlara göre, ölen suçsuz , günahsız insanların ruhu güvercin kılığına girer , ortaya çıkar, sevdikleri insanların çevresinde dolaşır. Bu inanç, Osmanlı’da yaygın olduğundan özel olarak, cami, mescit, medrese,kale üstlerine hücreler şeklinde güvercin yuvaları yapılırdı.

        Tevrat’a  göre, Büyük Tufan zamanında Nuh Peygamber, fırtınanın bitip bitmediğini anlamak için gemiden dışarı güvercin salar. Aradan biraz zaman geçince uçuşunu tamamlayan güvercin, ağzında bir zeytin dalı ile gemiye geri döner. Bu durumda fırtınanın dindiği anlaşılır. Bu öyküden ötürü zeytin dalı barışı, güvercin barış elçisini simgeler. “Zeytin dalı uzattık, güvercin uçurduk”

        Kısas-ı  Enbiya’da , Hazreti Muhammed’in  İslam dinini yaymaya başladığı sıralarda, saklandığı Hıra Dağındaki  mağarada , bir mucize gerçekleşmiş  örümcek ağını örerken, güvercin  hemen bir  yuva yapmış ve yumurta yumurtlamıştır. İnanışa göre, mağaraya çoktandır ayak basan kimsenin olmadığı görüntüsü verilmiş ve peygamber Hz. Muhammed kendini izleyenlere görünmemiştir.

        Yine 13. yüzyılda yaşamış Hacıbektaş-ı  Veli , efsaneye göre keramet göstermiş, güvercin olup uçmuş. Bu yüzden, resimlerde elinde güvercin ile tasvir edilir. Hacıbektaş’ta  Çilehane denilen mevkide kaya üstünde görülen kuş izinin güvercin izi olduğuna inanılır.

         16. yüzyılda yaşadığı bilinen ünlü ozan Pir Sultan’ın da bu konuda bir dörtlüğü vardır.

         Güvercin donunda dalına konsam

         Arayıp eksiği özünde bulsam

         Çevrilip yoluna kurbanın olsam

         Yetiş Allah, ya Muhammed, ya Ali .

       

         Kapadokya’da güvercin niçin çoktur? Neden güvercin eskiden beri beslenir, sevilir? Sanırım, yanıtın kısa özeti yukarıda verilmiştir. Her şeyden önce Kapadokya bir dinler merkezi durumunda idi. Çok Tanrılı dinler, Zerdüşt, budizmin etkileri, Hıristiyanlık ve İslam. Her şeye rağmen, Kapadokya bir gizem ve büyü ortamı yarattığı içindir ki, dinlerin mekanı olmuştur. Burada insanlar kendi içlerine, kendi özlerine dönerek, din ile daha bir yoğunlaşmışlar, daha bir iç içe olmuşlardır. Buna neden, arazi yapısıdır. İşte burada , bu durumu güvercin bütünlemiştir. Bu kadar maharet yakıştırılan güvercin de ortama uymuştur.

       Güvercin gübresinin Kapadokya asmalarına, patateslerine ve bahçe çiçeklerine kullanıldığı , ürün verimini ve kalitesini artırdığının bölge halkı tarafından iyi bilinmesi nedeni ile de güvercin  yetiştirilmektedir.

         Güvercin elbette Kapadokya’ya özgü bir kuş değildir. Bununla birlikte buraya daha çok yakışmıştır.Kapadokya’nın gizemli havası ve mavi gökyüzü ile adeta özdeşleşmişlerdir.

        Son yıllardaki tarım ilaçlarından bu sevimli, masum canlı da etkilenmiş, sayısında azalma gözlenmiştir . Başta yöre halkının ve yerel yönetimlerin gayreti ile tekrar çoğaltılabilecektir. Güvercinler, iyi bakıldığında ve korunduğunda çabuk çoğalma özelliğine sahiptirler.

           Kapadokya bölgesinin yüksek kayalarla kaplı olması, kalabalık ve gürültüden uzak kayalık vadilerin bulunması, bu kısımlara güvercinlerin yuva yapmasına neden olmuştur.  Kayaların işlenmeye uygun, yumuşak yapı göstermesi, insanlar tarafından  kolayca işlenmesini getirmiştir. Gerek güvercinlerin, gerekse insanların barınma yerleri, doğal yapı nedeni ile hiçbir zaman problem olmamıştır.

         Kapadokya’da güvercin yuvaları, yüksek peribacalarının , mağaraların içi, cami ve ev çatılarının üstüdür.Sabahleyin gün doğumu ile birlikte yuvalarından topluca uçarlar. Önce, bulundukları çevrenin gökyüzünde kısa daireler çizerler. Sanki bu hareket, bir egzersiz , sabah mahmurluğunu üstlerinden atma uçuşu,diğerlerine  ‘uçuşa hazırolun’  haberi verme, veya çevreyi yukardan gözetleme işidir. Bu nedenlerden olacak,bu uçuşun arkasından hemen yuvanın olduğu yere dönerler.Ama içeri girmezler, dışarıda kalırlar. İkinci uçuşa hazır şekilde hareket halinde bekleşirler. Çok kısa bir süre sonra hep birlikte birden kalkarlar.Bu kez, açılırlar uzaklara. Akşama dönerler.

         Güvercinler ötüşürler, barışçıldırlar. Kavgayı sevmezler,paylaşım özellikleri vardır.İnsana yakındırlar.

         Keşişler, dervişler inzivaya çekildiklerinde , bulundukları mağaranın penceresinden güvercinleri seyretmişler, onun kutsallığı ile kendilerini bütünleştirmişlerdir. Adeta yaptıkları ibadete güvercinleri tanık tutmuşlar, belki de güvercinlerle daha  mutlu olmuşlardır. (c)      Hüseyin Seyfi.