Category Archives: Denemeler

KAPADOKYA’DA DOĞA VE SANAT

Standard

        Zelve açık hava müzesinde, 2 Temmuz 2007. Pazartesi .saat 21.oo’de Tekfen Filarmoni Orkestrası, Şef Saim Akçıl yönetiminde bir konser verdi.

       Orkestranın önemi doğanın büyüleyici havasına  uymuştu. Önce yıldızlar vardı gökyüzünde.  Konserin ikinci bölümüne doğru ay çıktı ortaya. Gökyüzü açıktı. Hafif ve biraz da serince rüzgar değiyordu. Kazaklarını giymeyenler üşüdüler.

      Epeyce kalabalıktı. Seyircilerin çoğu yabancı turistlerdi. Nereden haber almışlardı, nasıl gelip oturmuşlardı? Doğrusu iyi organize edildiği belliydi. Bununla birlikte Kapadokya’da yaşayan ,yerleşmiş ,çok sayıda yabancının bulunması da etkili olmuştu.

      Seyirciler arasında dinlemesini bilenlerin yanında , bu konseri pop müziği ile karıştırıp , gürültülü gülüşenler, sesli konuşanlar olmadı değil. Konser biletli ve kapalı salonda olmadığından  herkese açıktı. Güvenlik önlemleri iyi alınmış ,yerleştirme güzel yapılmıştı.

       Müzik, ışık, ses uyumlu gitti. Peri bacalarından ve ağaçlardan  sahneye yakın olanlar  ışıklandırılmış, büyülü bir hava yaratılmıştı.Orada dinlenilen müziğin dışında , doğanın yapısı ve duruşu etkiliydi.

       Zelve, Kapadokya’nın içinde, eski bir yerleşim yeriydi. Şimdi ören yeri. Ören yeri, insana, eski ,harap olmuş evler, sokaklar, kazılardan ortaya çıkarılmış yerleşim temelleri gibi şeyler hatırlatır. Ama  Zelve, öyle değildir. Doğal yapının  sürekli değişim içinde olduğu yerdir; Peri Bacaları, vadiler, dereler, mağaralar ,yağışlar ve sıcaklık farklılıkları ile az veya çok hareket halindedir. Buna karşılık özü aynıdır, değişmez.

       1960’lı yıllara kadar yerleşim yeri olarak kullanılan Zelve vadisinde, insanlar nerede ve nasıl yaşamışlar, ilk bakışta anlayamazsınız.Vadinin içinde dolaştıkça görmez, ancak tahmin edersiniz. Sanki son terk edenler  elli yıl önce değil, beş bin yıl evvel terk etmişler gibi bir duyguya kapılırsınız. Çünkü  kırk elli yıllık bir iz bulamazsınız.

        Eskiden de izler görülür. Ama bu izler, yüzde yüz insan eli ile örtüşen izler değildir. Burada doğanın hakimiyeti vardır. Doğa kah mahzun, kah asil durur . Bu duruş, yerine ve mevsimine, ya da geceye, gündüze göredir. Bir bakarsınız size tepeden bakar, bir bakarsınız alçaktan.

     Zamanı içinde yaşayanlara, Filarmoni konseri dinletilseydi ne tepki gösterirlerdi acaba? Eminim ellerindeki işlerini, güçlerini bırakırlar hayran hayran dinlerlerdi.Sakallısı, bastonlusu, hırkalısı, çarşaflısı, çarlısı. Çünkü onlar doğanın bir parçası olarak doğanın kucağında yaşıyorlardı.Keşişler,rahipler,rahibeler, papazlar, imamlar, hocalar, müezzinler yani Müslümanlar, Hıristiyanlar hepsi bir arada , bir vadinin üç kucağında kalıyorlardı.

      Aydınlık ve karanlık , birbirlerine ne kadar karşıtlar.

      Geçmişin tüm yorgunluğuna karşı, bir tane motorlu taşıtın giremediği ve tepen tırnağa ışıklandırılmış bir Kapadokya ne güzel olurdu. Gecede bunu düşündüm.

       Kapadokya’da zaman hızla geçiyor. Bu zaman içinde sinsi sinsi doğa bozulmakta ve tahrip edilmekte.Bilinen çirkin yarış. Ama bu yarış Kapadokya’da gitmiyor.

        İnsanların duyguları sanatla beslendikçe, doğaya karşı hassasiyetleri artacak ve çevreye daha çok sahip çıkacaklardır.(c) Hüseyin Seyfi

Reklamlar

KADINLARIMIZ

Standard

        Mutluluğu gönlünde yaşayan ,içindeki bahar çiçekleri hiç solmayan kadınlar. 

        Örf ve törelerin etkisiyle   ”Çoluk çocuk hatırı için.” dertlerini , mutsuzluğunu  içine atan kadınlar.

        İç dünyasında hiç bahar rüzgarı esmeyen kadınlar.

        Mutsuzluğun temel nedenlerinden biri, toplumun paylaşım ve özveri duygularının körelmesidir.Bireysel yaşamın ön plana çıkmasıyla insanlar mutsuz olmaya başlamıştır.

         Kadın vardır, mutludur. Şansından mıdır?  Becerisinden midir? Kimse nedenini  bilemez.Bahar rüzgarları ile doğar, bahar rüzgarları ile yaşar.

          Bir eli yağda, bir eli balda olan, bir dediği iki olmayan kadınlar.    

          Kuşkusuz aynı şeyler erkekler için de geçerlidir. 

          Daha birçok karakter çizilebilir.Mızmızcılar, dedikoducular, kıskançlar, her zaman gönlü yüksekte uçanlar, çalışkanlar, tembeller, işgüzarlar, hükmedenler, çok bilmişler…gibi.  

          Buraya , çoğu kırsal yörelerde hala var olan, kadın tipinin olağan programını, gerçeğine sadık kalarak kısaca çizmeye çalışacağım;

          Sabahları altı sularında kalkış. Büyük ve küçük baş hayvanların temizlik ve bakımlarından sonra,  çevre temizliği (Buna kapı önü süpürme denir.) .İneği sığıra salma. Çeşmeye birkaç kez giderek eve testi veya kovalarla elde su taşıma.Su taşırken, kış mevsiminin beyaz ayazlarında soğuktan kıpkırmızı olan kadın elleri. Sonra ateşe çay, çorba koyarak ev halkına kahvaltı hazırlama. Çocukların üstünü başını giydirme, karınlarını doyurarak onları okula, eşin işi varsa onu  işe, yoksa kahveye veya köy odasına gönderme. Arkasından ortalığı derleyip toplama; bulaşık, çamaşır işleri.  ( Çamaşırlar elde yıkanır.)

          Mevsime göre tarla, bağ, bahçe işleri ; gidilecek arazi, yaya  olarak bazen bir saat gidiş, bir saat geliş sürebilir. Tarlada çapa, bel, ekin işleme, yığın yığma, hasat yapma gibi işler . Sonra eve dönüş. Akşam yemeği telaşı, yine inek, koyun kuzu işleri. Evde devam eden rutin  işler. Arkasından gece, çocukların tek tek yatırılması. Yatak yorgan taşınması, serilmesi, yatakların yapılması. ( Ağır yün yataklar, her biri onar ,on beşer kilo.)

         Bunlarla birlikte geçim sıkıntısı. Ekmek, aş ihtiyacı. Giyecek, yiyecek darlığı.

         Kış hazırlıkları . Un öğütme, ekmek yapma, bulgur yapma, yakacaklar.v.s

         Günde ortalama, on kez köy çeşmesinden eve su taşıma, en yorucu işlerin başında gelir. 

         Bir de ceviz kabuğunu doldurmayan nedenlerden dolayı tekme tokat dayak yeme olağan sayılır.

         Tüm bunları yaşamış, sonunda  tek başına kalmış bir örnekle buluşmamı buraya aktarmak istiyorum;

         Fatma Kadın, seksen yıllık bir ömür geçirmiş, eşi yurt dışında tam otuz yıl işçi olarak çalışmış çoluk çocuk için. Birlikte dayanmışlar hasrete. Ama sonunda başarmışlar, çocukları okutmuşlar. “Şimdi her biri, bir tarafta memur.”  

         Fatma Kadın ,  “ çocukların babasını”   iki yıl önce kaybedince yapayalnız kalmış .

        “ Hani evlatlar, hani torunlar? Yer demir, gök bakır. Gece yarısı uyandım yapayalnız. Bir büyük ağrı yapıştı kafama. Telefon var etmesini bilemem, araba var sürmesini bilemem. Konu komşu ne yapsın? Senin derdinle uğraşacak değiller ya. Dolan dur koca evin içinde tek başına  sabaha kadar.Ölsen kimsenin haberi yok. Yalnızlık yalnızlık. Arkadaş olsun diye televizyonu açıyorum . Programlar büyük bir üzüntü kaynağı. Her zaman acı, her zaman üzüntü.  Televizyonlar, üzüntümüz üstüne efkar katıyor.Yalnızlık çok korkunç. Torunlar gelmez, gelinler gelmez. Evlatlardan umut kesik, canları sağolsun. “

         O kadınlarımız, hastalanmaya bile hakları olmayan, sofraya, kendi kurdukları  sofraya çekinerek oturan ve oradan da ,yarı aç kalkan,  bunlara rağmen yine de mutlu görünen kadınlarımız. Bilmem ,bizleri affedebilecekler mi acaba ?  (c) Hüseyin Seyfi