Tutkuyla Sevmeyi Öğrendik

4 Haziran 2008

 

Tutku sözcüğü insanda ;

Aşk, sevgili, para, alışkanlıklar, başarma ve kazanma  hırsı gibi düşünceleri çağrıştırıyor. 

Tutkuyla sevmek, insanın özlediği şeylere bağlanması ve onları aşırı sevmesi.

 

Her sanatçı aynı zamanda bir edebiyatçı da.

            Edebiyatın bir sanat olduğunu bilsek de,  konuşmak, yazmak insanın doğasında var.

 İçinde, “Sanat Ruhu”  taşıyanlar , hangi sanat dalıyla uğraşırlarsa uğraşsınlar duygu ve düşüncelerini daha iyi ifade edebiliyorlar.

 

Bir Türk yönetmen, Nuri Bilge Ceylan, Cannes Film Festivalinde , Üç Maymun adlı filmi ile dünyanın en büyük ödüllerinden birini aldı. Ve ödül töreninde ödülü alırken, “bu ödülü tutkuyla sevdiğim yalnız ve güzel ülkem Türkiye’ye adıyorum” dedi. (Yazılı ve görsel basından)

İtiraf edelim ki, bu sözler ödülü de geçti.Sanatçı, sanatçılığını, sanatçı duyarlılığını gösterdi, Türkiye’yi ne övdü, ne kötüledi. Ülkesini, çok sevdiği ülkesini yüceltti.

 Bizler de  onu, Nuri Bilge Ceylan’ı saygıyla selamlıyoruz .

Türk halkı olarak, böylesi uluslar arası büyük ödül törenlerinde bunun gibi konuşma ve mesajları özlemiştik doğrusu. 

Her ne hikmettense Avrupa karşısına çıkanlar , her ne makam ve mevkide bulunurlarsa bulunsunlar, Türkiye’ye karşı demediklerini bırakmıyorlar,  kendi ülkelerini şikayet ediyorlar, öz ülkelerini birilerine gammazlıyorlar ve bunun adına da ‘eleştiri’ diyorlardı. O zaman, Türk halkının ‘sevinci kursağında kalıyor’, ya da, “eşekten düşmüşe dönüyordu “. Hep beraber büyük bir hayal kırıklığı yaşıyorduk defalarca.

Yükselmek, belli yerlere gelebilmek , illa da Türkiye’yi aşağılamakla veya başkalarının ağzı ile konuşmakla olmuyormuş, Nuri Bilge Ceylan’la bunu  ve ülkemizi Tutkuyla sevmeyi öğrendik.

Ayrıca Türkiye’yi ve Türkleri kötülemenin de ödül sahiplerine hiçbir şey kazandırmadığını eleştiri ve ihanet sınırını birbirine karıştıran acemilerle öğrendik.

Para mı, ödül mü , niçin vardır?

İnsan üzüntülerini, sevinç ve mutluluklarını  öz vatanı, öz vatandaşı ve yakınları ile paylaşamadıktan sonra nasıl içine sindirebilir?

Nuri Bilge Ceylan’lara bizlerden de selam olsun yurduna, ülkesine sahip çıktığı ve onu yücelttiği için. Sağ olsun, varolsun .

          “ Ödülü tutkuyla sevdiğim yalnız ve güzel ülkeme adıyorum “ Bu mesajı işiten her vatandaş, onun aldığı ödülden daha büyüğünü almış oldu.Daha nice ödüllere diyoruz Ceylan ve Ceylan gibilerine.

Kapadokya’da Derinkuyu

19 Mayıs 2008

 

     Yer altı  şehri ile tanınan Derinkuyu Nevşehir iline bağlı bir ilçe. Kapadokya iç daire sınırlarında , il merkezine 30 kilometre uzaklıkta.

 

            Derinkuyu yer altı şehri, Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı müze adı ile ziyarete açık.Bugün çekül düşümü derinliği 85 metre civarında.

           Yeraltına doğru zeminin eşilmeye,oyulmaya uygun olması, tünel oyukları ve bölümlerinin zaman içinde  ihtiyaca göre çoğalmasına yol açmış.

            Tünel şeklindeki yapının çok derinlere kadar inmesi, içinde yer yer yuvarlak, ağır taş kapakların veya kapıların bulunması, zamana göre burasının sığınak amaçlı kullanıldığı ihtimalini güçlendiriyor.Tünel girişindeki ilk iki katın, en eski olduğu düşünülürse bu giriş kısımlarının Kapadokya’daki diğer mağara evleri gibi barınma amaçlı kullanılmış olduğu düşünülebilir.

            Derinkuyu’nun yer altı şehrinden başka eski evleri ve eski kiliseler var;

 Koruma altına alınan eski evlerin çoğu onarılmış, ev sahiplerinin bizzat kendileri oturmakta. Eski evler, başka yerlerde olduğu gibi boşaltılmamış. Bu evlerin yapı mimarisi Kayseri Eski Evleri ile benzeşiyor.

Kapısına kilit vurulan az sayıda ev harap görünüyor. İçinde oturulan evler sağlam. Koruma altına alınan bir de kilise var. Bu, diğer Kapadokya kiliseleri gibi kaya kilisesi değil,  taştan yapılmış, bu gün kapısı kapalı. Ziyaretçiler ancak bahçe avlusunun çevresini dolaşarak meraklarını giderebiliyorlar . Bu kilise, Yer altı şehrinin yüz metre kadar güneyinde bulunuyor.Ayrıca,  ilçe içinde, bugün cami olarak kullanılan, aslında eskiden kilise olan 1860 yapımı, eski bir ibadet yeri daha var. Yapının girişinde şunlar yazıyor;   “Kilise yapılışı: 1860,  camiye çevirme 1949. Kiliseyi camiye tahsil eden zül celal, kabul et duamızı eyleme melal, Ayasofya’nın fatihi Sultan Mehmet ise, bunların da fatihi Mustafa Kemal.”

        Caminin içine girince, her iki dinin de gücünü hissediyorsunuz. Kemerler, sütunlar ve ahşap işlemeler eskiden esintiler vererek sizi o zamana çekiyor. Dış kısmında, bahçede dolaşıyorsunuz, sonradan yapılan ,minare ve duvar gibi ilave kısımların yapının orijinalliğini hiç bozmadığını görüyorsunuz. Sanki 90 yıl sonra aynı ustaya yaptırılmış fikrine kapılıyorsunuz.

         Avşar sokak ,16 numara, burası bir ev değil,  Rumlar’dan kalma kara fırın.Yörenin taşlarından yapılmış. Toprak yapı. Bölgenin eski  tipik ev yapısı. Mağara kopyası.Dört taş duvar, bir kapı, bir pencere. Dıştan ve  içten duvarları is içinde. Evin bir odası kadar büyüklükte.Bu gün hala kullanılıyor. Ayda en az bir kez yakılıp Derinkuyu’nun o meşhur ekmeği ;  eski bir alışkanlık , patates püresi, peynir suyu ve süt ile yoğrulan hamurdan ekmek yapılıyor. Yalnız  bu ekmeğin satışı yok. Herkes kendine göre yapıyor. Fırın yakma, ekmek yapma alışkanlığı, yapılan yeni fırınlarla devam edip gidiyor.Ne zamana kadar devam eder bilinmez.      

         Ahmet Dede ile sokağın içinde, bir bakkal önünde karşılaştım. Ahmet Dede’nin yaşı, seksenin üstünde. Ahmet Erciyes. Kendi deyimi ile 1341 doğumlu. “İstersen baba adını da yaz” diyor ve  anlatıyor;

 “Derinkuyu’da ,her biri 60- 70 metre derinliğinde 22 tane kuyu vardı.Halk içme suyunu bu kuyulardan karşılardı. Kadınlarımız kuyulardan su çekeceğiz diye yorgun ve bitkin düşerlerdi.

Elli’li yıllarda idi.  Kadınlar ;   ‘Su çıkara çıkara göğsümüz patladı.’ diye köye gelen siyasilere yakınınca , devlet mühendis gönderdi. Suvermez yoluna kuyu vuruldu.Kısa sürede kuyudan su çıktı. Su , öyle bir su, pırıl pırıl parlıyor. Sanırsınız gümüş madeni mübarek. Ben o zama otuz yaşlarındaydım. Aklım iyi eriyordu yani. Evli barklı heriftim anlayacağın, su, pırıl pırıl kum taneleri gibi yanıyordu. Amma velakin kuyuyu geri kapattılar.Rapor tutuldu. ‘Derinkuyu’da su yok.’ dediler. Kuyunun kapatılış nedenini anlamadık gitti.

      Epey sonra yine geldiler,  çok derinlerden buldular suyu. Depo yapıldı, su basıldı. Derinkuyu evleri suya kavuştu.

      Ekmek fırınları eskiden beri var. İyi hatırlarım, anamız akşama kadar ekmek yapardı, sabaha kadar da tükenirdi. Haydi, ertesi günü yine hamur yoğur, yine ekmek yap.

       Rumların bizden hem varlıklı , hem de becerikli olduklarını biliyoruz. Ekmek fırınları da onların işidir.  Adamların bir ayakları İstanbul’da idi.Sonunda  hepsi de oraya gitti. Kalanları   mübadele antlaşması ile köyden ayrıldılar. Ama buralardan, yerlilerden birileriyle evli olanlar kaldı.Onları göndermediler

      Bir gün, eniştem Koca Ömer ile birlikte  sonraki yıllarda İstanbul’a gittik. Karaköy’de buradan giden Rumlar’la karşılaştık. Mübadele sırasında, İstanbul’daki akrabaları onları saklamışlar, Yunanistan’a göndermeyerek ,İstanbul’da kalmalarını sağlamışlar. İstanbul’da bizi evlerine götürdüler. Bizleri ve buraları özlemişler. Sarılıp ağlaştılar. Biz de ağladık.Bizi bırakmadılar. İkrama izzete boğdular. Biz de onları davet ettik. Kadının Adı galiba Maria idi. Karaköy’de  evleri vardı.

      Derinkuyu’ya bir ara muhacirler geldi. Devlet onlara bayağı geniş tarlalar verdi. Onlar da akıllı adamlarmış. Verilen tarlaları satıp büyük şehirlere göçtüler.

        Derinkuyu’nun altı hep oyma, hep kuyu. Eskiden insanlar birbirinden korkarmış. Her evde birer koca koca taş kapak, kapı yerine onu kullanırlarmış. Bizim evdeki kapak taşı bugün bile duruyor. Artık kullanmıyoruz. İhtiyaç yok.Eskiden hırsızlar, soyguncular rahat vermezmiş. Toros tarafından gelirler, Goble Deresinde saklanırlar, pusuya yatarlar gelip geçen kervanları soyarlarmış. Tüm arazi saklanmaya, sığınmaya müsait zaten.”

 

     <<  XVIII. Yüzyılda Osmanlı imparatorluğu artık kuruluş ve yükseliş devrindeki sağlıklı ve düzenli yaşantısını kaybetmiştir.Devletin merkezindeki bozukluklar; merkez ve taşradaki çeşitli kurumlara ve halka yansımış, ülkedeki şeri ve örfi görevliler yolsuzluklarını artırmışlar, eşkiyalık olayları alabildiğine artmış, devlet mekanizmayı döndürmek için gerekli gelirleri tam bulamaz olmuştur.Taşradaki halk, ağır vergi yükleri altında, valilerin ve hakimlerin zulmü, eşkıyaların nahiye ve köyleri talanı sonunda perişan olmuş, yerini yurdunu terk eder  hale gelmiştir.

… Nahiye ve köylerdeki nüfus düşüşleri, buralardaki sakinlerin eski yerlerini terk edip  kendilerine daha güvenli yerler aramalarından ileri gelmektedir.Genellikle İstanbul, Bursa ve Edirne’ye göç etmekteydiler.Hıristiyanlar daha çok büyük şehirlerde yaşamakta ve ticaret ile uğraşmaktaydılar.Sarraflık, kuyumculuk,dericilik gibi dallarda çalışıp özellikle yabancı tüccarlara mal temin eden Hıristiyanlar, Müslümanlara göre daha rahat bir hayat sürmekteydiler.>> ( Prof. Yücel Özkaya /  xvııı. Yy. Osm. Kurumları ve Osm toplum yaşantısı.)

      Yukarıdaki  alıntı, Ahmet Dede’nin anlatımlarıyla ne güzel benzeşiyor. Hüseyin Seyfi.

Diyarbakır ve Atatürk

9 Nisan 2008

 

 

Geçenlerde, benim de yazı yazdığım Milliyet blog’da  ,

‘Diyarbakır’da, Atatürk’ün şehri ziyaret edişinin 81. yıldönümünde kürtçe şarklarla anıldı.’ diye bir yazı okudum. Yazının devamında, anmanın çok sıcak ve iyi geçtiği anlatılıyordu.Bu, bana bir gezimi hatırlattı.Yazının altına da kısa bir yorum düştüm. Yoruma cevap,

 “Diyarbakır hepimizin” şeklindeydi. Duygulandım,  benim açımdan, ayrı düşünen zaten yoktu.

Elbette,  nasıl Diyarbakırlı’nın şehri İstanbul ise, Diyarbakır da İstanbullu’nun.

1984 yılının Kasım ayı bahar gibiydi. Yani havalar sıcaktı.Çalışmakta olduğum turizm sektöründe sezon bitmiş işler yavaşlamıştı.

 ”İki karpuz bir koltuğa sığmaz” düşüncesi ile ,o yıl öğretmenlik mesleğinden ayrılmıştım. Bunun üstüne, yirmi günlük bir Güneydoğu gezi planı yaptım kendime.

            Sivas’tan başlayan gezimin, Hekimhanı üzerinden Malatya, Adıyaman, Kahta, Urfa, Mardin, Diyarbakır, Van ana noktalarıydı.

            Diyarbakır’da halamın oğlu İbrahim Koca, Milli Eğitimde müfettiş idi. Beni alıp Atatürk Köşkü’ne götürdü.

            Köşk deyince, öyle ana cadde üstünde, şehir içinde bir yapı değil.Dicle Nehri’nin karşısında, elma bahçelerinin ortasında bir yapı. O zaman Diyarbakır’ın bir hayli kenarındaydı. Şimdi bilmiyorum, şehir büyüyünce, belki de oraya yaklaşmıştır.

            İbrahim Koca anlattı, “Atatürk, Diyarbakır’ı ziyaret ettiğinde, akşam yemeği, kendine bu bahçeli köşkte verilmiş. Diyarbakırlılar, Atatürk’e jest olsun diye,Yukarıdan nehir içine, üstüne yanan mum diktikleri kabakları bırakmışlar. Gecede Dicle Nehri ıpıl ıpıl yanmış yüzen kabaklarla. Güzel bir görünüm oluşmuş Atatürk’ün şerefine. Bu sıralarda uzaklardan da yanık bir türkü duyulmuş,  Artık bilmiyorum, ne türküsüydü.  Atatürk, bu yanık sesin sahibi ile yakından konuşmak istemiş.Getirmişler huzura. O zaman Atatürk ona, ’güzel ses’ soyadını vermiş.”

            Yalnız tek başıma dolaşırken, yol soruyordum, adres soruyordum, “Başım gözüm üstüne” diyerek yol gösterip yardım ediyorlardı.

 Cahit Sıtkı Tarancı, Ziya Gökalp bunların Diyarbakırlı olduklarını daha o zaman öğrendim.   ‘Türkçülüğün Esasları, Yaş Otuz Beş.”  Ve Diyarbakır’ın dar sokakları. İki de şiir yazmıştım. Birini, Atatürk Köşkü ile olanı, ressam Mustafa Dinletir düzeltti. Köşk, yakınındaki köprüyü ben ‘Malabadi’ olarak yazmışım, O, ‘değil’ dedi.

            Sıcak ve ılık havalar istiyoruz değil mi?

            2003 yılında doğu ve güneydoğuya ikinci bir gezi yaptım. Yine tek başıma idim.Bu kez, Diyarbakır’a uğramadım. Halkın sıcaklığı aynı duruyordu.,araya girenler olmasa köşe başlarında.

Kuşkular, kuşkulu bakışlar.(c)Hüseyin Seyfi

Eğitim ve Hukuk

22 Mart 2008

  

            Eski adıyla ilkokul, yeni adıyla ilköğretim, insanın toplum kurallarını tanıyıp bilmesi ve bunlara uyum göstererek toplum içinde yaşaması açısından en önemli bir basamak olarak karşımıza çıkar. Çevrenin de katkısıyla, insan, eğitim yuvasında  şekillenir, biçimlenir ve topluma salınır. Hepimiz ilköğrenimden biliriz, çok önceleri karnenin sağ tarafında, “Hal ve gidiş” olarak görülen, sonradan “Kurallara uyum ve davranış.” şeklinde değerlendirmeye alınan bu sütunlar öğrencinin, izlenen gözlenen, genel davranışına  göre doldurulur. Genelde , kırk elenip, kıl dokunmaz, çok  anormal bir durum yoksa pekiyi verilir.

            İnsan ,küçük yaşlarda kurallara uyum için eğitilir,

             Kurallara uyum ,bir noktada uygar yaşamın bir göstergesidir.

             Bir toplum içinde, kurallara uyum, haklara saygı, özgürlüğün sınırlarını tanıma ve bilmede problemler yaşanıyorsa, o toplumda kargaşa var denilebilir.

Kurallara  (Yasalar, tüzükler, yönetmelikler,genelgeler gibi) uymayanlar , yaptırım görürler.  Yaptırımın kaynağı,  mevcut yazılı kurallardır.Bunlara uyulmasını sağlayanlar başta yargı olmak üzere, yine hukuk düzenine uygun olarak yürüten kurum ve kuruluşlardır. Yasaları uygulatan kurum , kuruluş ve bunları yöneten bireylerin de istisnasız bu kurallara uyma zorunluluğu vardır. Demokrasinin en güzel yönü burasıdır. Aksi durum, adı ne olursa olsun, otoriter ve zorba bir yönetim biçimine girer.

            En eski yazılı hukuk kuralları ,Babil’de  Hammurabi kanunları olarak bilinir.( Yaklaşık, M.Ö;1750).

             Kamu düzeni,emniyet güçleri ve yasalarla sağlanır.Yasaları uygulatanlar yargıçlardır. Bunların başında da savcılar gelir.Savcı,şöyle tanımlanmaktadır; 

 “Herhangi bir şekilde haberdar olduğu suçlara bizzat veya emniyet kuvvetleri yardımıyla el koyup lehte veya aleyhte tüm delilleri toplayarak olay hakkında kamu davası açıp açmamaya karar veren, açılan kamu davalarında iddia makamını temsil eden, adli görevleri yanında  idari görevleri de bulunan kamu görevlisidir.”  

 Yukarıdaki tanımdan anlaşılacağı üzere, savcı, bireysel olarak  hareket etmemekte, kamu adına, yasalarla görev yapmaktadır.

 Anayasa, başta devletin yönetim şekli olmak üzere, kişi ve devlet ilişkilerini, kişi hak ve hürriyetlerini , geniş bir şekilde açıklar. Anayasanın başlangıç- giriş bölümünde şu hükümler yer almaktadır: “Türk Vatanı ve Milletinin ebedî varlığını ve Yüce Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünü belirleyen bu Anayasa, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve O’nun inkılâp ve ilkeleri doğrultusunda;Dünya milletleri ailesinin eşit haklara sahip şerefli bir üyesi olarak, Türkiye Cumhuriyetinin ebedî varlığı, refahı, maddî ve manevî mutluluğu ile çağdaş medeniyet düzeyine ulaşma azmi yönünde;Millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunu millet adına kullanmaya yetkili kılınan hiçbir kişi ve kuruluşun, bu Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni dışına çıkamayacağı;Kuvvetler ayrımının, Devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, belli Devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medenî bir işbölümü ve işbirliği olduğu ve üstünlüğün ancak Anayasa ve kanunlarda bulunduğu; (Değişik: 3.10.2001-4709/1 md.) Hiçbir faaliyetin Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihî ve manevî değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve LAİKLİK İLKESİNİN GEREĞİ OLARAK ,KUTSAL DİN DUYGULARININ,DEVLET İŞLERİNE VE POLİTİKAYA KESİNLİKLE KARIŞITIRILAMAYACAĞI ;Her Türk vatandaşının bu Anayasadaki temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanarak millî kültür, medeniyet ve hukuk düzeni içinde onurlu bir hayat sürdürme ve maddî ve manevî varlığını bu yönde geliştirme hak ve yetkisine doğuştan sahip olduğu;Topluca Türk vatandaşlarının millî gurur ve iftiharlarda, millî sevinç ve kederlerde, millî varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde ve millet hayatının her türlü tecellisinde ortak olduğu, birbirinin hak ve hürriyetlerine kesin saygı, karşılıklı içten sevgi ve kardeşlik duygularıyla ve “Yurtta sulh, cihanda sulh” arzu ve inancı içinde, huzurlu bir hayat talebine hakları bulunduğu;FİKİR, İNANÇ VE KARARIYLA anlaşılmak, sözüne ve ruhuna bu yönde saygı ve mutlak sadakatle yorumlanıp uygulanmak üzere,TÜRK MİLLETİ TARAFINDAN, demokrasiye âşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve tevdi olunur.”

Pencere camından

12 Ağustos 2007

                            

         Hititler’in   zamanımızdan yaklaşık dört bin yıl öncesi Anadolu’da uygarlık kurdukları bilinmektedir.. Bu uygarlığın tarihlenme dilimlerine girecek olursak konuyu bu sütunda toparlamak güç olabilir.

     Hitit uygarlığına ‘Bin tanrılı uygarlık ‘ adını verenler , bu uygarlığın inanç özelliklerini ön plana koymaktalar. Gök tanrısı, fırtına tanrısı, güneş tanrısı, bereket tanrısı gibi.    

     İnandıkları tanrılardan biri, bir gün öyle sinirlenmiş, öyle bozulmuştur ki, ayakkabısını sinirinden ters giyerek kayıplara karışmıştır. Onun ülkeden ayrılmasıyla , sonu gelmez sıkıntılar başlamış.  “Pencereler sisle, evler dumanla doldu.Ocakta odunlar, ağılda koyunlar boğuldu.Koyun kuzusunu inek buzağısını istemedi.Arpa buğday yetişmez oldu, sığırlar koyunlar ve insanlar gebe kalmadılar, gebe kalanlar  ise doğurmadılar.Dağlar kurudu, ağaçlar kurudu, çiçekler açmaz oldu, otlaklar kurudu.”   

      Sonunda ne mi yaparlar? Tabi ki,büyü.     Sinirlenen tanrı ülkesine döndürülünce her şey eski haline döner . (Hitit Kaynakları)     

       Konya’nın Yunak ilçesine bağlı bir köyde öğretmendim. Yaşıyorsa kulakları çınlasın, ölmüşse Allah rahmet eylesin.”  Arkadaşım bir imam vardı. Adaştık. Yaşı benden çok büyük olmasına rağmen  arkadaşlığımız samimi idi. !973 yılının bahar ayıydı. İmam arkadaş bana o gün mutlaka camiye gelmemi söyledi. Nedenini sorduğumda o gün yağmur duasının olacağını ve benim de bulunmamı çok istediğini söyledi. Kabul ettim. O gün camiye ben de gittim . Uzatmayalım, duayı yaptık. Arkasından bir yağmur, bir yağmur. İmama takıldım.  “At kafası yazdım.” dedi. Anlamını anlayamayınca imam güldü. “Hocam, benim hurafelerle işim yok, insanlar istedi, ben de duayı yaptım.Yağmurun yağacağı ise meteoroloji ölçümlerinden bir hafta öncesinden belliydi. Meteoroloji radyosundan dinlemiştim .” dedi.     

       “İstanbul’da yarın yağmur duasına çıkılıyor.Yağmur duası nasıl yapılır? “ 02.08.007 Ana haber saat 19.30 atv. Alt yazı.     

       “Yapılan tahminlere göre önümüzdeki Pazar gününden sonra iki üç gün yağışlı geçecek. Verilen bilgilere göre Samsun, Trabzon illerinde yağış etkili oldu.Şanlı Urfa’da  sel gitti” 03.08.007. TRT 1 haberler        

      Yağmur duaları etkisini gösterdi mi dersiniz? Öyle olmasa koca koca ekranlardan ,koca koca adamlar boşuna haber yaparlar mıydı? Hüseyin Seyfi

MAŞAT HÖYÜK

10 Ağustos 2007

                                                      

Tokat ili; Zile ilçesine yaklaşık 30 kilometre uzaklıkta yer alan,Yalınyazı kasabasının, eski adının Maşat olduğu ve  yakınındaki höyüğün de aynı adla anıldığı bilinmektedir. Türkiye’nin ilk Hititologlarından sayılan Sedat Alp’a göre,  yörenin eski adının Tapika olarak geçtiği çivi yazılı metinlerinden  anlaşılmıştır.

      Höyük’te yapılan kazı çalışmalarından ,elde edilen bulgular, M.Ö. 3000 ‘den başlayarak Hitit, Frigya dönemlerine doğru izler taşıdığı belirtilmektedir.Kazı çalışmaları 1973-1984 yılları arasında , Prof. Tahsin Özgüç liderliğinde yürütülmüş olup, buluntular Tokat müzesinde sergilenmektedir.

      Maşat – Yalınyazı yöresine 08.08.2007 tarihinde, yeğenim Taner Akçay ile birlikte bir gezi düzenledik.

      Öğlenin sarı sıcağında henüz köye girmeden, karşılaştığımız ilk iki kişiye Maşat Höyük’ün yerini sorduk. Aldığımız yanıt çok ilgi çekiciydi; “ Höyük kolay canım, hele inin arabadan da  soğuk bir ayranımızı , sıcak bir çayımızı için. Yorgun görünüyorsunuz.”

     Köyün dar sokaklarından geçtikten sonra Maşat’ı bir de köy çıkışında sorduk. Aldığımız karşılık birincisine çok benziyordu;  “Beyler, aç mısınız, susuz musunuz? İnin de bir kahvaltı yapalım. Höyük daha orada duruyor. Nasılsa gezer görürsünüz.”

      Tozlu yoldan 2 km. kadar ilerledik. Baktık, önümüzde höyüğe benzer bir yığıntı duruyor. Arabamızı o yana sürdük. Tepeyi biraz tırmandıktan sonra durduk. Yedi sekiz kişi yukarıda bizi karşıladı. Selam verdik, selam aldık.Höyüğe çıkacağımızı söyledik. ”Burası höyük değil, burası ziyaret yeri, burada yatır var.Saka Baba’nın türbesi. Aradığınız Höyük işte, şu karşıda görünen yer. Yalnız, bu sıcakta sizler acıkmış, susamışsınızdır. Hele inin arabadan da bir şeyler ikram edelim.”

      Tozlu ve bozuk yoldan sürdük arabamızı höyüğe doğru.

 Maşat , Maşat olalı bu sıcağın altında, böyle iki ziyaretçi beklemiyor gibiydi. Höyük’ün üstü , diz boyu çakır dikeni kaplıydı.Güneş tepemizden vuruyor, ter sırtımızdan çıkıyordu. Ama biz kararlıydık, çakır dikenlerini yara yara höyüğün başında dolaşmaya başladık.Gün batımı yönünde, duvar kalıntıları görerek adımlarımızı heyecanla o yana yönelttik. Kerpiç, kızıl duvarlar; sıcak soğuk, yağmur ve karın etkisi ile erimiş , sanki yere düşmemek ve yok olmamak için tekrar birbirine tutunarak kaynamış, sertleşmiş, ilgisizliğe direniyordu.

      “…Toprak bedenimde yoruldu/ bedenim karıştıkça toprağa, çamur oldu,taş oldu/ çöktü karanlıklar üstüme/ baykuşlar arkadaş oldu.H:S” 

     “Keşke Höyük’ün üstü açılmasaydı.Açılmışsa bir şeylerle kapatılsa veya korunmaya alınsaydı” diye düşündük. Kuşkusuz höyükte araştırmaya  emek verenler bu duruma ne kadar hayıflansalar yeriydi.

    Güzel yurdumuz höyükler bakımından oldukça zengin. Höyükler değerli,  her biri birer kültür hazinesi. Korunamadıklarına tanık oldukça içimiz eriyor.

     Höyüklerde kalıntı duvarların çoğu kerpiç.  Kerpiç, topraktan yapılma olduğundan dayanıksız.Toprağın altında  binlerce yıl kalan kerpiç, toprağın üstünde iklim koşullarına on yirmi yılda teslim oluyor. Ayrıca defineciler, her ören yerine yaptıklarını höyüklere de yaparak delik deşik ediyorlar.

    Ülkemiz zengin bir tarih hazinesi. Dağ, taş eski uygarlıklardan izler taşıyor. Burada temel sorun; bu topraklara, bu değerli hazineye, insanlarımızın sahip çıkma yönünde eğitilerek bilinçlendirilmesi  gerekmektedir.

      Maşat Höyük’ün tepesinden içimiz burkularak manzarayı kalbimize gömüp oradan ayrıldık.

      Yalınyazı köyünün düzgün sokaklarındaki eski evlerin resimlerini çekerken, arkamızdan,konuksever insanların,

       “Bari birer bardak soğuk suyumuzu için”  sesleri ile Tahsin Özgüç’ün adı yankılanıyordu.

        (c) Hüseyin Seyfi. Köşektaş.  

BABA

6 Ağustos 2007

Dışarda beyaz fırtına

yüreğimde sevgin,

sırtında mavi gömleğin,

kulaklarımda çınlayan

atların nal sesleri

uzanır ufuklara,

bulutlarda sen,

elimde lastik sapan

ne bisikletim yürür

ne uçurtmam havalanır

koşamam

kucağında ben,

kızgın vagonlarla gelen

ilk ayrılık

Almanya’ya

kul köle

nem ve rutubet kokan hayımlarda,

hasretlik yıllarca

 sonra

zamanın tükenişi

gözlerinde hüzün

dudaklarında veda.

(c) hüseyin seyfi

Gallipoli-Çanakkale

9 Temmuz 2007

While dawn breaking

the war began again,

very clear full moon,

the stars were shooting

one after the other,

the darkness in the night

Where brigtness in the night,

tonight were well ligted

by the missiles,

the blood were shed

by the young

and the dawn were blood,

no passege at the Bigalı village

and the mill place…

While sunligting in Çanakkale

from the hills,

sun was rising

and a star was still shinning

over them…

(c) Hüseyin Seyfi

KAPADOKYA’DA DOĞA VE SANAT

3 Temmuz 2007

        Zelve açık hava müzesinde, 2 Temmuz 2007. Pazartesi .saat 21.oo’de Tekfen Filarmoni Orkestrası, Şef Saim Akçıl yönetiminde bir konser verdi.

       Orkestranın önemi doğanın büyüleyici havasına  uymuştu. Önce yıldızlar vardı gökyüzünde.  Konserin ikinci bölümüne doğru ay çıktı ortaya. Gökyüzü açıktı. Hafif ve biraz da serince rüzgar değiyordu. Kazaklarını giymeyenler üşüdüler.

      Epeyce kalabalıktı. Seyircilerin çoğu yabancı turistlerdi. Nereden haber almışlardı, nasıl gelip oturmuşlardı? Doğrusu iyi organize edildiği belliydi. Bununla birlikte Kapadokya’da yaşayan ,yerleşmiş ,çok sayıda yabancının bulunması da etkili olmuştu.

      Seyirciler arasında dinlemesini bilenlerin yanında , bu konseri pop müziği ile karıştırıp , gürültülü gülüşenler, sesli konuşanlar olmadı değil. Konser biletli ve kapalı salonda olmadığından  herkese açıktı. Güvenlik önlemleri iyi alınmış ,yerleştirme güzel yapılmıştı.

       Müzik, ışık, ses uyumlu gitti. Peri bacalarından ve ağaçlardan  sahneye yakın olanlar  ışıklandırılmış, büyülü bir hava yaratılmıştı.Orada dinlenilen müziğin dışında , doğanın yapısı ve duruşu etkiliydi.

       Zelve, Kapadokya’nın içinde, eski bir yerleşim yeriydi. Şimdi ören yeri. Ören yeri, insana, eski ,harap olmuş evler, sokaklar, kazılardan ortaya çıkarılmış yerleşim temelleri gibi şeyler hatırlatır. Ama  Zelve, öyle değildir. Doğal yapının  sürekli değişim içinde olduğu yerdir; Peri Bacaları, vadiler, dereler, mağaralar ,yağışlar ve sıcaklık farklılıkları ile az veya çok hareket halindedir. Buna karşılık özü aynıdır, değişmez.

       1960’lı yıllara kadar yerleşim yeri olarak kullanılan Zelve vadisinde, insanlar nerede ve nasıl yaşamışlar, ilk bakışta anlayamazsınız.Vadinin içinde dolaştıkça görmez, ancak tahmin edersiniz. Sanki son terk edenler  elli yıl önce değil, beş bin yıl evvel terk etmişler gibi bir duyguya kapılırsınız. Çünkü  kırk elli yıllık bir iz bulamazsınız.

        Eskiden de izler görülür. Ama bu izler, yüzde yüz insan eli ile örtüşen izler değildir. Burada doğanın hakimiyeti vardır. Doğa kah mahzun, kah asil durur . Bu duruş, yerine ve mevsimine, ya da geceye, gündüze göredir. Bir bakarsınız size tepeden bakar, bir bakarsınız alçaktan.

     Zamanı içinde yaşayanlara, Filarmoni konseri dinletilseydi ne tepki gösterirlerdi acaba? Eminim ellerindeki işlerini, güçlerini bırakırlar hayran hayran dinlerlerdi.Sakallısı, bastonlusu, hırkalısı, çarşaflısı, çarlısı. Çünkü onlar doğanın bir parçası olarak doğanın kucağında yaşıyorlardı.Keşişler,rahipler,rahibeler, papazlar, imamlar, hocalar, müezzinler yani Müslümanlar, Hıristiyanlar hepsi bir arada , bir vadinin üç kucağında kalıyorlardı.

      Aydınlık ve karanlık , birbirlerine ne kadar karşıtlar.

      Geçmişin tüm yorgunluğuna karşı, bir tane motorlu taşıtın giremediği ve tepen tırnağa ışıklandırılmış bir Kapadokya ne güzel olurdu. Gecede bunu düşündüm.

       Kapadokya’da zaman hızla geçiyor. Bu zaman içinde sinsi sinsi doğa bozulmakta ve tahrip edilmekte.Bilinen çirkin yarış. Ama bu yarış Kapadokya’da gitmiyor.

        İnsanların duyguları sanatla beslendikçe, doğaya karşı hassasiyetleri artacak ve çevreye daha çok sahip çıkacaklardır.(c) Hüseyin Seyfi

Ay buluta girince

20 Haziran 2007
Bir gece
Ay buluta girince
yanık sesi gelse
hep türkülerin,
Rüzgar, sen ve ben
Gün çıkana dek
kalsak bozkırın ortasında,
Bir türkü dinlesek
Yaşama dair

Bir desem
on dinlesem,

Bilsem ki

önümüzde zaman dar,
yol uzun
yol çetin,

Düş görsek
Ay buluta girince,
yürüsek
yürüsek
sonuna kadar.

 

Hüseyin Seyfi

 
 
(c) Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.