Hüseyin Seyfi’nin Sanat Köşesi

Sanat güzelliktir. Sanat ve sanatçısına değer veren toplumlarda güzellikler ön plandadır.H.Seyfi

Beyin Fırtınası

 

 

            Tanımı:

           

            Bireylerin eleştirilme endişesi taşımadan fikir ve görüşlerini rahatlıkla ortaya koyabildikleri ve konu hakkında düşünce ürettikleri  ortamdır.

           Beyin fırtınası için, yeni fikirler ve yeni çözüm yolları oluşturan bir süreç de denilebilir.

 

            Açıklama:

 

            Beyin fırtınası, problem çözümlerinde yüksek yaratıcılığı olan bir tekniktir.

            Beyin fırtınasında, özellikle uzun süren ve ertelenen kararlar üzerinde yeni fikirler ortaya koyarak sonuçlar elde edilmesi sağlanmaya çalışılır.

            Grup üyelerinin deney , birikim ve yaratıcılık yönlerinin problem çözmede etkili olması amaçlanır

            Beyin fırtınası, yaratıcı düşünce oluşturmaya ve bu düşünceyi ortaya koymaya uygun, yararlı bir süreçtir.

 

            Nasıl kullanılır?

           

            Grubun bir yöneticisi veya lideri vardır;

            Grup yöneticisi veya lideri işin tekniğini çok iyi kavramış olmalıdır.

            Grup üye sayısının ideal olanı, 8-12 kişidir.

            Çözülmesi istenilen problem veya sorun açıklanır.

            Grup üyelerine  fazla ayrıntıya girmeden daha önceden bilgi verilir.

            Özgür ve neşeli bir ortam sağlanmalıdır.

            Konu için belli bir süre aralığı belirlenebilir.Süre kişi sayısına göre değişebilir.

            Grup üyelerinin farklı çevreden gelmiş olmaları ve farklı geçmişe sahip olmaları fikir üretmede zenginlik sağlar.

            Grup üyelerine dönüşümlü olarak söz verilir.

            Grubun konu üzerine odaklaşması sağlanır.

            Grup üyeleri ortaya koydukları fikirlerinden dolayı hiçbir şekilde eleştirilmez ve uyarılmaz. Fikir ve düşünceler için gerekli özgür ortam hazırlanır.

            Fikirlerin sürekli tek noktaya sürüklenmesinin yaratıcılığı ortadan kaldırma riski olduğundan yöneticinin bu konuda dikkatli olması gerekir.Fikirlerin tek noktaya toplanması beyin fırtınası tekniğinin amacından sapmasına yol açar.

            Fikir üretemeyen bireylerin ezilip mahcup olmamaları için önlem alınmalıdır.

            Gerekirse açıklanan fikirler ana başlıklar olarak not alınır.

            Çok fikir üretmeleri için bireyler teşvik edilir.Nitelikten ziyade niceliğin önemli olduğu akılda tutulmalıdır.

            Hiç bir fikir aptalca, saçma, gereksiz, doğru veya yanlış olarak değerlendirilmez.

            Beyin fırtınası esnasında grup üyelerinin eğlenceli bir şekilde fikir üretmelerine müsaade edilir.Gürültü yapmalarına ve sesli bir şekilde gülmelerine müsaade edilir.

           

            DEĞERLENDİRME

 

            Değerlendirme en sona bırakılır.

            Farklı fikirlerin birleşerek yeni kavram ve fikirler oluşturduğu, problem çözümlerinin oluşturulan bu kavram ve fikirlerle gerçekleştirildiği beyin fırtınasının ana amacıdır.

                       

 

            Hazırlayan: Hüseyin SEYFİ

 

            Yararlanılan kaynaklar:

            Dönüşüm Konağı.com

            Gazi.edu.com.tr.

            Mind tools, Thomas M. Graham

            Brainstroming.co.uk.

            Jpb.com.

22 Haziran 2009 Yazan: huseyinseyfi | Makale | | No Comments Yet

Cennete Koymuyorlar

 

            Öyle bir zihniyet ki;

            Cennetin anahtarı ellerinde sanki, tıpkı ortaçağ Hıristiyan papazları gibi istediklerini alıyorlar içeri, istemediklerini kapıya bile bastırmıyorlar, cennete koymuyorlar.

            Din iman dillerinde ve göstermelik.

            Dillerinden iftira ve riya dökülüyor.Durmadan takiye yapıyorlar. Saniyesinde düğmelerine basılmış gibi değişebiliyorlar, ağız değiştiriyorlar, kılık değiştiriyorlar.

            Adam gibi imam gördüklerinde dayanamıyorlar, basıyorlar çığlığı.

Ve suçüstü yakalanıyorlar.

Başkalarına hukuk dersi vermede ahkam kesiliyorlar, hukukun ateşli savunucusu görünüyorlar ama,

Kendilerine gelince, ne hukuk tanıyorlar ne de yargı.

Kalplerini hırs ve kin bürümüş.Ölümcül hastalara ve ölenlere bile kin kusuyorlar. Gözleri görmüyor, kulakları işitmiyor.

Bulunmaları gereken bir cenaze törenine korkudan katılamıyorlar.Bir bilim kadınının cenazesine katılmaktan neden korkuyorlar?

Bu bilim kadınının cebinden Ağrılı, 16 yaşında, Gülden Efe’nin okuması ve berdelden kurtarılmasını içeren ve aslına arama tarama sırasında el konulan mektubun fotokopisi çıkıyor.

Cennete koymuyorlar;

Kendilerinden olmayanı ve kendileri gibi düşünmeyeni düşman görüyorlar.

Aydınlıktan korkuyorlar.Nerede bir ışık görseler hep beraber hücum ediyorlar.

Derinlikleri yok, bu yüzden çoğu kez çocuklaşıyorlar.

Sevmediklerine çamur atıp eften püften şeylerle gammazlıyorlar.

 “Bu hakim o hakim.”

 “Cenazeden laiklik ruhunu çıkarma oyunu.”

”Saylan’ın imamı CHP’li çıktı.”

“Mahkemede dine ve kıyafet serbestisine hakaret.”

 “Mahkemenin ideolojik ve usulsüz kararı yok hükmündedir.”

Cennete koymuyorlar:

Adı Deniz Fener’i yolsuzluğuna karışan RTÜK Başkanı Zahit Akman, ilgili Başbakan yardımcısı Bülent Arınç’ın,  “ istifa et” teklifine karşı,

“Sürem doluncaya kadar bekleyim” demiş.

En büyük özellikleri, din duygularını kullanarak kamuoyunu yanıltıp  toplumu baskı altında tutmak,büyük çoğunluk görünmek,kin ve düşmanlık tohumları ekmek.Yani, bulanık suda balık tutmaya çalışmak

23 Mayıs 2009 Yazan: huseyinseyfi | yorumlar | | No Comments Yet

Tijen Mergen’in anlattıkları ve 12 Eylül

 

            12 Eylül 1980 hareketinin on gün kadar sonrasıydı.Üç adıma, dört adım ölçüsünde bir yerde, geceli gündüzlü otuz üç kişi kaldık. Bu daracık yerde herkes birbirini tanıyordu. Tanımayanlar da yirmi gün süre içinde tanıştı.

Köyden alınan Mustafa’nın hikayesi ilginçti.Mustafa’nın Anlatımıyla;

            “Köye askeri bir cemse geldi. Başına çokuştuk.Arabadan inen asker,Halk Odası başkanını sordu,  Alamanya’da dedik. Yardımcısı dedi,  epeydir, köyden ayrıldı deyince, komutanım, ben üyesiyim, bir diyeceğiniz varsa buyurun emrinizdeyim dedim, Komutan, atın şunu arabaya dedi. Ve böylece geldim buraya. Kırk günlük bebeyi beşikte bıraktım, doya doya yavrumu sevemedim bile.Ben ne yaptım diye düşünüp duruyorum. Ah, şu çenem…”

            Bulunduğumuz karakol nezarethanesinden komando taburuna nakledilecektik. Komutanın elinde liste tek tek isimleri okuyor, ellerimizden birbirimize kelepçeliyor,bizi tabura götürecek arabaya bindiriliyorduk. Listeden Mustafa’nın adı çıkmayınca, komutan sordu.Mustafa da nasıl içeri düştüğünü anlattı. O zaman “haydi git evine” deyince , dünyalar Mustafa’nın oldu. “Hay Allah sizden razı olsun” diyerek karakolun kapısından ayrıldı. Hatırladığıma göre Mustafa on iki gün kadar nezarethanede kalmıştı.Bir daha da Mustafa’yı arayan soran olmadı.

            Mehmet Ali Birand soruyor Tijen Mergen’e,

            “Suçun Ne?”

            “Galiba kızların eğitimine destek olmak anladığım kadarıyla…dernek faaliyetleri,derneklerle ilgili yapılan  çalışmalar…üç gün boyunca, niye ben, ne yaptım ben , diye düşünüp durdum zaten…bu kadar az done ile bir insanı şüpheli duruma sokarak üç gün boyunca, hayatımdan üç gün gitti…24 veya 27 kişiydik…Bir öğrenci ile kaldım. Tıp fakültesi 3. sınıfta bir öğrenci. O, anlamamış ne için alındığını. Ben kimliğimi kaybettim,biri buldu da bir şey mi yaptı, diye düşünüyor…”

            Ha Tijen Mergen, Ha Mustafa

            Ha 12 Nisan, ha 12 Eylül.

15 Nisan 2009 Yazan: huseyinseyfi | kategorisiz | | No Comments Yet

Sanat ve Sanatçı

İnsanoğlu var olduğundan bu yana güzeli, iyiyi  bulmak için kendince    arayışlara girmiş, önce kendini düzeltmekle başlamış işe, sonra doğadaki diğer güzelliklerle buluşarak onların içine kurulmuştur.                                                                                                                                                              
          Sanat  her şeyden önce bir güzelliktir.Sanatçı ise durmadan bu güzelliğin peşinde koşan ve onu yakalayabilen kişidir. 
           Sanat, içimizdeki iyilerin dışa vurumudur. Bazen bir coşku, bazen bir boşalma olarak karşımıza çıkar.
          Sanata önem veren ve bunu içinde duyan birey ve toplumlar daha barışçıldırlar.  Sanatın özü duygulardır. Duyguların kaynağı sanatçının içidir.
         İnsanın sanat karşısındaki tepkileri ruhundaki öz-e göredir. Bu öz içimizdeki mayadır. Duygularımız, içimizdeki bu öz mayaya göre  yoğunlaşır ve bu yoğunlaşma sanatı doğurur.Sanat, geçmişin bir yansımasıdır .                                                                                                                                                                                sanatı

Sanatı yapan da, alan da geçmişten esintiler içindedir. Sanatın mayası geçmiştedir. Buna  kültür de diyebiliriz.
           Sanatın içindeki  gelecek ise, bir önsezi , bir  İçe doğma veya kurgulamadır . 
Sanatın içinde bir renk, bir  gölge, bir  satır, bir köşe, bir nokta veya bütün, farkında olmasak da bizi geçmişimizle buluşturur, geçmişten bir pencere açar, belki de bilinç altımızdaki anılarımızı canlandırır .İnsan doğasının ilkelliği, özgünlüğü, çıplaklığı o pencereyi açınca , sanat karşısındaki duyduğu kıpırtı damarlarına yayılır.Tüm ruhunu saran bir hoşluk hisseder. Burada sanat  yolculuğu başlar; sanatçı ve sanatsever bu yolculukta birliktedirler  ve benzer duyguları taşırlar .Sanatseverin bizzat kendisi sanat eseri üretmeden ,yani sanatçı olmadan bile sanat ruhu taşıdığından , bir resim bakarken, müzik ve şiir dinlerken, tiyatro seyrederken sanatçı ile benzer duygular içine girer. Bu duyguya sanat duygusu adı verilir.
        Sanatçı , sanat ruhu taşımanın ötesinde bu havayı resme, söze,ritme,  gösteriye, yazıya veya  estetik bir şekle, biçime dönüştürür.
       Filozof ve bilim adamlarının bulunduğu yerlerde her zaman sanat da varolmuştur.Sanat onları, onlar sanatı yarattıklarından; Büyük Lider Atatürk tarafından, sanat, milletlerin hayat damarları olarak gösterilmiştir.
Hüseyin Seyfi/ Avanos

15 Nisan 2009 Yazan: huseyinseyfi | kategorisiz | | No Comments Yet

Çanakkale Savaşlarından bir damla

 

 

            “Baktım askerin mermisi bitmiş. Yapacağı bir şey yok. Bu kez de eline topladığı taşları düşmana fırlatıyor.

            Bu erin kahramanlığını hiç unutamadım. Sonradan madalya ile ödüllendirilmesini istediğim o er, Mehmet Çavuş’tu.”  Kemal Atatürk (*)

            “Biz, Gelibolu’da yurdunu yabancı istiladan korumak için azimle savunan cesur bir millete karşı savaşmıştık.” (**)

            Onlar, denizaşırı ülkelerinden saatlerce uçak yolculuğu yaparak gelecekler. Büyük bir saygı , derin bir duygu içinde dedelerinin öldüğü yerleri ziyaret edecekler ve niçin öldükleri ile gurur duyarak yapacaklar bunu.

            Bizler, kendi vatanlarını savunarak şehit düşen atalarımızı , kendi topraklarımızda ziyaret etmekte  ekonomik ve kültürel güçlük içinde bulunacağız. Gidebilenlerin çoğu da kulaktan dolma bir iki bilgi ile varacak.

            Kimimiz, vatan toprağı uğruna   kahramanca çarpışan atalarımızın yardımına “sarıklıların” yetiştiği hayali uydurmasına kapılacağız.

            Allah inancı ve  “şehit olma” umudunun  Çanakkale yiğitlerine ayrı bir cesaret verdiği inkar edilemez. Bu yüzden, vatan ve yurt sevgilerinin de etkisi ile genç hayatlarını, gözlerini kırpmadan sonsuzluğa bıraktıkları bir gerçektir.Hepsi birleşince onlara inanılmaz bir güç olmuştur. Ayrıca, Mustafa Kemal gibi başlarında bulunan değerli kumandanlarına güvenmişler, inanmışlar ve kahramanca çarpışmışlardır.

            Anadolu’da eski çağlardan beri birçok savaşlar olmuş, ama onlardan hiç biri, bizleri Çanakkale Savaşları kadar etkilememiştir. Hüseyin Seyfi 

 

(*)    Celal Erikan, Komutan Atatürk  

(**)  Çavuş Henry Alfred- Avustralya

23 Mart 2009 Yazan: huseyinseyfi | kategorisiz | | No Comments Yet

ERZURUM

 

 

             

            Erzurum’u görmeden önce, kenarları koyu çizgilerle gölgelenmiş, vişne çürüğü ve turuncu karışımı   “Erzurum”  yazısı ile bir bardak kınalı çaydı zihnimdeki Erzurum. Hayalimde neden böyle şekillenmişti,  bilmiyorum.

            Erzurum Ekspres  geniş ve yemyeşil ovadan geçerken hala çayırlarda otlayan atlar ve yanlarında kuyruk sallayan tayları vardı. Tıpkı Moğolistan, Türkistan resimleri gibi.

 

“Tek kişilik oda” dedim Erzurum Öğretmen Evi’nin resepsiyon görevlisi bayana.

            “Bu Saat’te tek kişilik oda mümkün değil” cevabını alınca, çaresiz, çift kişi kalacağım odayı kabul ettim . Korkum, sabah çok erken kalkacağım için oda arkadaşımı rahatsız etmemdi .Gün doğmadan dolaşmanın keyfi başka oluyordu.

Erzurum’da, o sabah henüz gün doğmadan  temizlik işçileri çoktan sokağa çıkmış işleriyle meşguldüler.

Parkın birinde, çalışan temizlik işçilerinin yanlarına yaklaştım.Ağaçlardan dökülen gazelleri ve akşamdan yenen kuru yemiş kabuklarını süpürüyorlardı. İnce Minare ve Kaleyi sordum.Tarif ettiler.

Kalenin altındaki bir çay ocağında  Erzurum çayı içtim. Erzurum’u tanımadan bilmeden önce Erzurum çayını merak ederdim.

Sabah, gün yeri kızarırken  bardaktaki buharı seyrede seyrede arka arkaya üç bardak Erzurum çayı idi içtiğim.  Galiba suyun duruluk özelliğindendi Erzurum çayının tadının güzelliği.

 Çaydan sonra Kaleye çıktım  ve kale  duvarlarından aşağıya uzattım ayaklarımı.

 Önümde I.Dünya ve Kurtuluş Savaşı haritası.

”Şurası  Pasinler.”   

  Gökyüzü mavi.

 “Enver Paşa, Kazım Karabekir, Mustafa Kemal Paşa.  Bir de Sarıkamış’ı düşünüyorum.

Erzurum’dan sonra Sarıkamış.  Hem de bir iki gün sonra”

 Serin bir rüzgarla birlikte güneş yavaş yavaş gövdesini gösterirken omzuma bir dokunan oldu. Baktım bir polis memuru.

“Hocam hayrola?”

            Ses, insanı anlayan, sevgi dolu, işini bilen birinin  sesiydi. Yanılmamıştım, ne kimlik sordu, ne de memleket. Konuşmamız ve beni anlaması çok kısa sürmüştü. Belki de yaka paça beni alıp götürmediğinden, “Böyle polisler lazım şu güzel ülkeye” diye geçirdim içimden.

            “Hocam, Tabyaları ziyaret ettin mi?”

            “Hayır,” dedim,  “Nerede olduklarını bilmiyorum.”

            “Gel, araba ile o tarafa gideceğiz, sizi Tabyalara yakın, uygun bir yerde bırakırız.”

            Böyle bir davranışa ne denirdi?

 İndiğim yerde, bir daha teşekkür ederek ayrıldım. Polis aracının beni bıraktığı yer, Erzurum’un dışı sayılırdı.

Önünde  bahçesi olan bir köy evi. Başında Kafkas kalpaklı, yaşlı bir ihtiyar. Selam verdim. Sıcacık aldı selamımı.Su Tulumbasının kolunu bırakıp doğruldu,

            “Hayırdır, ne gezirsen?”

            “Tabyalara gideceğim”

            “Dur hele, ben bilmem, çocuklara sorirem”

            “Hele, gelin lo, bakın ne sori”

            Ne sorduğumu yanımıza koşup gelen çocuklara da söyledim.

            Beni, hemen yakında etrafı dikenli tellerle çevrili  tepe gibi bir yere doğru götürdüler. Askeriye ve yasak bölge olduğunu belirten, o eli tüfekli asker resimli , bilinen metal levha vardı tellerin üstünde. Çocuklardan biri bu levhayı eliyle tutup çıkartınca, tepki gösterdim. “Amca, bunu buraya biz taktık. Tabyalara şu yoldan yürür gidersin” dediler.

            Açılan dikenli telin arasından patika bir yola girdim.

Sıcak bastırmıştı. Çakır dikenlerine basa basa yürüdüm. Epeyce de terledim.

            Nene Hatun Anıtı’nın yanına kadar vardım. Orada askerler , ‘mıntıka temizliği’ yapıyorlardı. Başlarındaki komutana durumu anlattım. Yardımcı oldu. Hem çevreyi, hem de Mecidiye ve Aziziye Tabyalarını gezdim. Bunlar özellikle Rus saldırılarına karşı yapılmış, üstü toprak yığını, içi sağlam taş duvarlarla örülmüş, içinde askerin barındığı, duruma göre sığınak olarak da kullanılmış büyük ve geniş barınma yerleriydi.

            Merkeze geri dönüş için aynı yolu izledim. Şehrin kenarında, akasya ağacının gölgesinde oturan iki kişiye merkeze nasıl gideceğimi sordum. Tarif ettiler,  bu sıcakta oraya kadar yürümemin zor olacağını ama dolmuş veya otobüsün de olmadığını söylediler. Yürümeye alışkın olduğumu belirttikten sonra teşekkür edip gösterdikleri sokaktan devam ettim.

Az sonra arkamdan bir araç durdu. Dönüp baktım, biraz önce yol sorduklarım. “haydi bin, biz seni götürelim” dediler.

Arabaya binince , “Biz senin için değil, çarşıda işimiz vardı zaten” demek gereğini duydular

“Yine de teşekkür ederim.” dedim. Şenkaya’lı arkadaşımın anlattığı fıkrayı anımsadım;

 “Aslı Erzurumlu , Ankara’da görevli bir bürokrat , babasını Ankara’ya davet eder ve Erzurum’dan trenle gelmesini tembih eder.Adam, bavulunu, çuvalını hazırlar, trenle yola düşer, uzun bir yolculuktan sonra  Ankara’ya varır. Onu Ankara Gar’ında muzip arkadaşlarıyla bekleyen bürokrat oğul, babasına bir sürpriz hazırlar. Arkadaşlarına trenden inerken babasını gösterir,hazırlanan plan gereği kendini göstermez. Arkadaşlarının kimi bavula, kimi çuvala sarılır, elini öperler, biri de babayı sırtına alır.

Adam şaşkın, “nereye”diye sorunca ,

“Oğluna” derler.

Adam. gayet mutlu bir şekilde,

“Hey Allahım, Güneş ve  Ay  böyle iyilerin hatırına doğuyor, bunlar olmasa karanlıkta kalırdık”  diye söylenir üstüne bindiği oğlunun arkadaşının sırtından.

Çarşıya dikine indik sokak içinden arabayla.

Kubbeli , eski bir bina hemen dikkatimi çekti.

“Orası kongre binası” sözünü duyunca, kendimi  binanın bahçesinde buldum.

İkinci kata çıktığımda sanki o günleri yaşadım. Sınıf gibi sıralar, Atatürk’ün oturduğu masa. Masanın üstünde kalem ve mürekkep şişesi. Kongreye katılanların isimleri, tutanak, imzalar ve kulis odası.

23, Temmuz, 1919. Aradan bir Asır’a yakın bir zaman geçmişti. O zaman da, tıpkı bugünler gibi vatanın bütünlüğüne vurgu yapılıyordu.

Berber dükkanında içtiğim, dişlerimi sızlatan bir bardak Erzurum şehir suyundan sonra, temmuz ayının sonlarına doğru, Erzurum’dan ayrılmak, Sarıkamış, Kars, Iğdır’a gitmek üzere istasyona yürüdüm. Hüseyin Seyfi.

11 Mart 2009 Yazan: huseyinseyfi | Gezi | | No Comments Yet

Eski çağlardan yüzyılımıza aşık oyunu

 

            “Antandros, Balıkesir sınırları içerisinde, Altınoluk- Edremit karayolunun 2. kilometresinde, Edremit Körfezi’nin kuzeyinde yer alan önemli bir Troas antik kentidir..

Nekrepolün ilk kullanım evresini oluşturan MÖ.7. yüzyıla ait yoğun gömüler ele geçmektedir. Bu gömülerin büyük bölümünü,pithos  (büyük küp) veya pithoid amphora içerisine yerleştirilen bebek ve çocuk gömülerini oluştururken, yetişkin bireylerin yakılarak gömüldüğü (kremasyon) görülmektedir. Çocuk gömülerinin hemen hemen hepsinde ele geçen aşık kemikleri, çocukların oyuncaklarıyla birlikte gömüldüğünü ortaya koymaktadır.” (*)        

            “…her ne kadar iklim sert olsa da yapılan işler tam aksine kolaydır ve boş vakitleri çok olur.Günleri hiçbir şey yapmadan at üzerinde sürüleri gözetlemekle geçer. Bu nedenle göçebe hiçbir eğlence fırsatını kaçırmaz ya da eğlence fırsatlarını kendi yaratır.Eğer olağanüstü bir şey olmazsa uçurtma uçurur, aşık oynar.” (**)      

            Koyun, kuzu ve keçinin arka bacaklarından elde edilen aşık, eski zaman çocuklarının ve bazı yetişkinlerin oyun aracı idi.

            Bu oyunu bizzat oynamış Seyit Cesur, “elli yıl öncesine kadar, boş zamanlarımızda ve her mevsimde aşık oynardık” diyor.

            Oyun en az iki kişi ile oynanır.

            Aşıkları kibrit kutusuna benzetirsek, tüm yüzeylerin  cik, tök, öpen, alşı olarak adı vardır. İlk atışı yapacak oyuncu ve oyun sırası yazı tura gibi bu isimlere göre belirlenir.

            Toprak üstüne çizilen bir daire ve daire çapına, atış mesafesine paralel olarak oyuncular sırası ile  aşık kemiklerini dizer. Kura ile oyuna başlayan oyuncu, yaklaşık üç dört metre mesafeye dikilir. Koç bacağından elde edilen,ağır olsun diye ve içi delinerek  kurşun dökülen ‘şak’ adı verilen aşıkla daire içine dizilen aşıkları hedef alarak atar.Aşıklardan biri veya bir kaçı çizgi dışına çıkarılmaya çalışılır.Çizgiden dışarı çıkan aşık oyuncunun olur.Atış ıskalayıncaya kadar devam eder. Sırası gelen oyuna başlar.

            Aşıklar bitkilerden elde edilen kök boyalarla boyanarak süslenirdi.

            Sonra teknikle birlikte oyun araçları da değişti. Aşık kemiklerinin yerini bilyeler, misketler aldı.Hüseyin Seyfi

 

             * Gürcan Polat, Aktüel Arkeoloji,sayı 2, Eylül,2007

           ** Orta Asya, Tarih ve Uygarlık- Jean Poul Roux/ çev; Lale Arslan, Kabalcı yayınevi. 

2 Mart 2009 Yazan: huseyinseyfi | araştırma | | No Comments Yet

Tutkuyla Sevmeyi Öğrendik

 

Tutku sözcüğü insanda ;

Aşk, sevgili, para, alışkanlıklar, başarma ve kazanma  hırsı gibi düşünceleri çağrıştırıyor. 

Tutkuyla sevmek, insanın özlediği şeylere bağlanması ve onları aşırı sevmesi.

 

Her sanatçı aynı zamanda bir edebiyatçı da.

            Edebiyatın bir sanat olduğunu bilsek de,  konuşmak, yazmak insanın doğasında var.

 İçinde, “Sanat Ruhu”  taşıyanlar , hangi sanat dalıyla uğraşırlarsa uğraşsınlar duygu ve düşüncelerini daha iyi ifade edebiliyorlar.

 

Bir Türk yönetmen, Nuri Bilge Ceylan, Cannes Film Festivalinde , Üç Maymun adlı filmi ile dünyanın en büyük ödüllerinden birini aldı. Ve ödül töreninde ödülü alırken, “bu ödülü tutkuyla sevdiğim yalnız ve güzel ülkem Türkiye’ye adıyorum” dedi. (Yazılı ve görsel basından)

İtiraf edelim ki, bu sözler ödülü de geçti.Sanatçı, sanatçılığını, sanatçı duyarlılığını gösterdi, Türkiye’yi ne övdü, ne kötüledi. Ülkesini, çok sevdiği ülkesini yüceltti.

 Bizler de  onu, Nuri Bilge Ceylan’ı saygıyla selamlıyoruz .

Türk halkı olarak, böylesi uluslar arası büyük ödül törenlerinde bunun gibi konuşma ve mesajları özlemiştik doğrusu. 

Her ne hikmettense Avrupa karşısına çıkanlar , her ne makam ve mevkide bulunurlarsa bulunsunlar, Türkiye’ye karşı demediklerini bırakmıyorlar,  kendi ülkelerini şikayet ediyorlar, öz ülkelerini birilerine gammazlıyorlar ve bunun adına da ‘eleştiri’ diyorlardı. O zaman, Türk halkının ‘sevinci kursağında kalıyor’, ya da, “eşekten düşmüşe dönüyordu “. Hep beraber büyük bir hayal kırıklığı yaşıyorduk defalarca.

Yükselmek, belli yerlere gelebilmek , illa da Türkiye’yi aşağılamakla veya başkalarının ağzı ile konuşmakla olmuyormuş, Nuri Bilge Ceylan’la bunu  ve ülkemizi Tutkuyla sevmeyi öğrendik.

Ayrıca Türkiye’yi ve Türkleri kötülemenin de ödül sahiplerine hiçbir şey kazandırmadığını eleştiri ve ihanet sınırını birbirine karıştıran acemilerle öğrendik.

Para mı, ödül mü , niçin vardır?

İnsan üzüntülerini, sevinç ve mutluluklarını  öz vatanı, öz vatandaşı ve yakınları ile paylaşamadıktan sonra nasıl içine sindirebilir?

Nuri Bilge Ceylan’lara bizlerden de selam olsun yurduna, ülkesine sahip çıktığı ve onu yücelttiği için. Sağ olsun, varolsun .

          “ Ödülü tutkuyla sevdiğim yalnız ve güzel ülkeme adıyorum “ Bu mesajı işiten her vatandaş, onun aldığı ödülden daha büyüğünü almış oldu.Daha nice ödüllere diyoruz Ceylan ve Ceylan gibilerine.

4 Haziran 2008 Yazan: huseyinseyfi | Makale | | No Comments Yet

Kapadokya’da Derinkuyu

 

     Yer altı  şehri ile tanınan Derinkuyu Nevşehir iline bağlı bir ilçe. Kapadokya iç daire sınırlarında , il merkezine 30 kilometre uzaklıkta.

 

            Derinkuyu yer altı şehri, Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı müze adı ile ziyarete açık.Bugün çekül düşümü derinliği 85 metre civarında.

           Yeraltına doğru zeminin eşilmeye,oyulmaya uygun olması, tünel oyukları ve bölümlerinin zaman içinde  ihtiyaca göre çoğalmasına yol açmış.

            Tünel şeklindeki yapının çok derinlere kadar inmesi, içinde yer yer yuvarlak, ağır taş kapakların veya kapıların bulunması, zamana göre burasının sığınak amaçlı kullanıldığı ihtimalini güçlendiriyor.Tünel girişindeki ilk iki katın, en eski olduğu düşünülürse bu giriş kısımlarının Kapadokya’daki diğer mağara evleri gibi barınma amaçlı kullanılmış olduğu düşünülebilir.

            Derinkuyu’nun yer altı şehrinden başka eski evleri ve eski kiliseler var;

 Koruma altına alınan eski evlerin çoğu onarılmış, ev sahiplerinin bizzat kendileri oturmakta. Eski evler, başka yerlerde olduğu gibi boşaltılmamış. Bu evlerin yapı mimarisi Kayseri Eski Evleri ile benzeşiyor.

Kapısına kilit vurulan az sayıda ev harap görünüyor. İçinde oturulan evler sağlam. Koruma altına alınan bir de kilise var. Bu, diğer Kapadokya kiliseleri gibi kaya kilisesi değil,  taştan yapılmış, bu gün kapısı kapalı. Ziyaretçiler ancak bahçe avlusunun çevresini dolaşarak meraklarını giderebiliyorlar . Bu kilise, Yer altı şehrinin yüz metre kadar güneyinde bulunuyor.Ayrıca,  ilçe içinde, bugün cami olarak kullanılan, aslında eskiden kilise olan 1860 yapımı, eski bir ibadet yeri daha var. Yapının girişinde şunlar yazıyor;   “Kilise yapılışı: 1860,  camiye çevirme 1949. Kiliseyi camiye tahsil eden zül celal, kabul et duamızı eyleme melal, Ayasofya’nın fatihi Sultan Mehmet ise, bunların da fatihi Mustafa Kemal.”

        Caminin içine girince, her iki dinin de gücünü hissediyorsunuz. Kemerler, sütunlar ve ahşap işlemeler eskiden esintiler vererek sizi o zamana çekiyor. Dış kısmında, bahçede dolaşıyorsunuz, sonradan yapılan ,minare ve duvar gibi ilave kısımların yapının orijinalliğini hiç bozmadığını görüyorsunuz. Sanki 90 yıl sonra aynı ustaya yaptırılmış fikrine kapılıyorsunuz.

         Avşar sokak ,16 numara, burası bir ev değil,  Rumlar’dan kalma kara fırın.Yörenin taşlarından yapılmış. Toprak yapı. Bölgenin eski  tipik ev yapısı. Mağara kopyası.Dört taş duvar, bir kapı, bir pencere. Dıştan ve  içten duvarları is içinde. Evin bir odası kadar büyüklükte.Bu gün hala kullanılıyor. Ayda en az bir kez yakılıp Derinkuyu’nun o meşhur ekmeği ;  eski bir alışkanlık , patates püresi, peynir suyu ve süt ile yoğrulan hamurdan ekmek yapılıyor. Yalnız  bu ekmeğin satışı yok. Herkes kendine göre yapıyor. Fırın yakma, ekmek yapma alışkanlığı, yapılan yeni fırınlarla devam edip gidiyor.Ne zamana kadar devam eder bilinmez.      

         Ahmet Dede ile sokağın içinde, bir bakkal önünde karşılaştım. Ahmet Dede’nin yaşı, seksenin üstünde. Ahmet Erciyes. Kendi deyimi ile 1341 doğumlu. “İstersen baba adını da yaz” diyor ve  anlatıyor;

 “Derinkuyu’da ,her biri 60- 70 metre derinliğinde 22 tane kuyu vardı.Halk içme suyunu bu kuyulardan karşılardı. Kadınlarımız kuyulardan su çekeceğiz diye yorgun ve bitkin düşerlerdi.

Elli’li yıllarda idi.  Kadınlar ;   ‘Su çıkara çıkara göğsümüz patladı.’ diye köye gelen siyasilere yakınınca , devlet mühendis gönderdi. Suvermez yoluna kuyu vuruldu.Kısa sürede kuyudan su çıktı. Su , öyle bir su, pırıl pırıl parlıyor. Sanırsınız gümüş madeni mübarek. Ben o zama otuz yaşlarındaydım. Aklım iyi eriyordu yani. Evli barklı heriftim anlayacağın, su, pırıl pırıl kum taneleri gibi yanıyordu. Amma velakin kuyuyu geri kapattılar.Rapor tutuldu. ‘Derinkuyu’da su yok.’ dediler. Kuyunun kapatılış nedenini anlamadık gitti.

      Epey sonra yine geldiler,  çok derinlerden buldular suyu. Depo yapıldı, su basıldı. Derinkuyu evleri suya kavuştu.

      Ekmek fırınları eskiden beri var. İyi hatırlarım, anamız akşama kadar ekmek yapardı, sabaha kadar da tükenirdi. Haydi, ertesi günü yine hamur yoğur, yine ekmek yap.

       Rumların bizden hem varlıklı , hem de becerikli olduklarını biliyoruz. Ekmek fırınları da onların işidir.  Adamların bir ayakları İstanbul’da idi.Sonunda  hepsi de oraya gitti. Kalanları   mübadele antlaşması ile köyden ayrıldılar. Ama buralardan, yerlilerden birileriyle evli olanlar kaldı.Onları göndermediler

      Bir gün, eniştem Koca Ömer ile birlikte  sonraki yıllarda İstanbul’a gittik. Karaköy’de buradan giden Rumlar’la karşılaştık. Mübadele sırasında, İstanbul’daki akrabaları onları saklamışlar, Yunanistan’a göndermeyerek ,İstanbul’da kalmalarını sağlamışlar. İstanbul’da bizi evlerine götürdüler. Bizleri ve buraları özlemişler. Sarılıp ağlaştılar. Biz de ağladık.Bizi bırakmadılar. İkrama izzete boğdular. Biz de onları davet ettik. Kadının Adı galiba Maria idi. Karaköy’de  evleri vardı.

      Derinkuyu’ya bir ara muhacirler geldi. Devlet onlara bayağı geniş tarlalar verdi. Onlar da akıllı adamlarmış. Verilen tarlaları satıp büyük şehirlere göçtüler.

        Derinkuyu’nun altı hep oyma, hep kuyu. Eskiden insanlar birbirinden korkarmış. Her evde birer koca koca taş kapak, kapı yerine onu kullanırlarmış. Bizim evdeki kapak taşı bugün bile duruyor. Artık kullanmıyoruz. İhtiyaç yok.Eskiden hırsızlar, soyguncular rahat vermezmiş. Toros tarafından gelirler, Goble Deresinde saklanırlar, pusuya yatarlar gelip geçen kervanları soyarlarmış. Tüm arazi saklanmaya, sığınmaya müsait zaten.”

 

     <<  XVIII. Yüzyılda Osmanlı imparatorluğu artık kuruluş ve yükseliş devrindeki sağlıklı ve düzenli yaşantısını kaybetmiştir.Devletin merkezindeki bozukluklar; merkez ve taşradaki çeşitli kurumlara ve halka yansımış, ülkedeki şeri ve örfi görevliler yolsuzluklarını artırmışlar, eşkiyalık olayları alabildiğine artmış, devlet mekanizmayı döndürmek için gerekli gelirleri tam bulamaz olmuştur.Taşradaki halk, ağır vergi yükleri altında, valilerin ve hakimlerin zulmü, eşkıyaların nahiye ve köyleri talanı sonunda perişan olmuş, yerini yurdunu terk eder  hale gelmiştir.

… Nahiye ve köylerdeki nüfus düşüşleri, buralardaki sakinlerin eski yerlerini terk edip  kendilerine daha güvenli yerler aramalarından ileri gelmektedir.Genellikle İstanbul, Bursa ve Edirne’ye göç etmekteydiler.Hıristiyanlar daha çok büyük şehirlerde yaşamakta ve ticaret ile uğraşmaktaydılar.Sarraflık, kuyumculuk,dericilik gibi dallarda çalışıp özellikle yabancı tüccarlara mal temin eden Hıristiyanlar, Müslümanlara göre daha rahat bir hayat sürmekteydiler.>> ( Prof. Yücel Özkaya /  xvııı. Yy. Osm. Kurumları ve Osm toplum yaşantısı.)

      Yukarıdaki  alıntı, Ahmet Dede’nin anlatımlarıyla ne güzel benzeşiyor. Hüseyin Seyfi.

19 Mayıs 2008 Yazan: huseyinseyfi | araştırma | | 1 Yorum

Diyarbakır ve Atatürk

 

 

Geçenlerde, benim de yazı yazdığım Milliyet blog’da  ,

‘Diyarbakır’da, Atatürk’ün şehri ziyaret edişinin 81. yıldönümünde kürtçe şarklarla anıldı.’ diye bir yazı okudum. Yazının devamında, anmanın çok sıcak ve iyi geçtiği anlatılıyordu.Bu, bana bir gezimi hatırlattı.Yazının altına da kısa bir yorum düştüm. Yoruma cevap,

 “Diyarbakır hepimizin” şeklindeydi. Duygulandım,  benim açımdan, ayrı düşünen zaten yoktu.

Elbette,  nasıl Diyarbakırlı’nın şehri İstanbul ise, Diyarbakır da İstanbullu’nun.

1984 yılının Kasım ayı bahar gibiydi. Yani havalar sıcaktı.Çalışmakta olduğum turizm sektöründe sezon bitmiş işler yavaşlamıştı.

 ”İki karpuz bir koltuğa sığmaz” düşüncesi ile ,o yıl öğretmenlik mesleğinden ayrılmıştım. Bunun üstüne, yirmi günlük bir Güneydoğu gezi planı yaptım kendime.

            Sivas’tan başlayan gezimin, Hekimhanı üzerinden Malatya, Adıyaman, Kahta, Urfa, Mardin, Diyarbakır, Van ana noktalarıydı.

            Diyarbakır’da halamın oğlu İbrahim Koca, Milli Eğitimde müfettiş idi. Beni alıp Atatürk Köşkü’ne götürdü.

            Köşk deyince, öyle ana cadde üstünde, şehir içinde bir yapı değil.Dicle Nehri’nin karşısında, elma bahçelerinin ortasında bir yapı. O zaman Diyarbakır’ın bir hayli kenarındaydı. Şimdi bilmiyorum, şehir büyüyünce, belki de oraya yaklaşmıştır.

            İbrahim Koca anlattı, “Atatürk, Diyarbakır’ı ziyaret ettiğinde, akşam yemeği, kendine bu bahçeli köşkte verilmiş. Diyarbakırlılar, Atatürk’e jest olsun diye,Yukarıdan nehir içine, üstüne yanan mum diktikleri kabakları bırakmışlar. Gecede Dicle Nehri ıpıl ıpıl yanmış yüzen kabaklarla. Güzel bir görünüm oluşmuş Atatürk’ün şerefine. Bu sıralarda uzaklardan da yanık bir türkü duyulmuş,  Artık bilmiyorum, ne türküsüydü.  Atatürk, bu yanık sesin sahibi ile yakından konuşmak istemiş.Getirmişler huzura. O zaman Atatürk ona, ’güzel ses’ soyadını vermiş.”

            Yalnız tek başıma dolaşırken, yol soruyordum, adres soruyordum, “Başım gözüm üstüne” diyerek yol gösterip yardım ediyorlardı.

 Cahit Sıtkı Tarancı, Ziya Gökalp bunların Diyarbakırlı olduklarını daha o zaman öğrendim.   ‘Türkçülüğün Esasları, Yaş Otuz Beş.”  Ve Diyarbakır’ın dar sokakları. İki de şiir yazmıştım. Birini, Atatürk Köşkü ile olanı, ressam Mustafa Dinletir düzeltti. Köşk, yakınındaki köprüyü ben ‘Malabadi’ olarak yazmışım, O, ‘değil’ dedi.

            Sıcak ve ılık havalar istiyoruz değil mi?

            2003 yılında doğu ve güneydoğuya ikinci bir gezi yaptım. Yine tek başıma idim.Bu kez, Diyarbakır’a uğramadım. Halkın sıcaklığı aynı duruyordu.,araya girenler olmasa köşe başlarında.

Kuşkular, kuşkulu bakışlar.(c)Hüseyin Seyfi

9 Nisan 2008 Yazan: huseyinseyfi | Anı | | 2 Yorumlar